İnsanlık, var olduğu günden bu yana yaşamın anlamını aramış. Her birimiz, zaman
zaman içsel bir sorgulamanın içine düşeriz, değil mi? “Neden buradayım?”, “Bu
dünyada olmanın bir amacı var mı?” gibi sorularla yüzleşiriz. Aslında bu sorular,
sadece bireysel değil, kolektif bir yolculuğun da kapısını aralar. İnsanoğlu, binlerce
yıldır bu soruların cevabını bulmak için bir yol aramış. Kimimiz bunu mitolojik
anlatılarda, kimimiz felsefede, kimimiz de bilimde veya kadim ilimlerde bulmuşuzdur.
Mesela, eski Türk mitolojisindeki Tengri inancını bir düşünün. Gökyüzüne baktığında
derinlik ve sonsuzluk hissi uyandırır ya insanda, işte bu his aslında insanın evrendeki
yerini sorgulama çabasıdır. Tengri, sadece bir tanrı değil; gökyüzünün sonsuzluğu,
evrenin kudretiyle insanı hatırlatan bir semboldür. Ya da Ergenekon Destanı’nı
hatırlayın. Zorlu koşullarda sıkışıp kalan Türklerin bir demir dağı eritip geniş bir
dünyaya çıkışı; tam anlamıyla bir yeniden doğuş ve özgürlük mücadelesi! Bunlar
aslında hepimizin hayatında yaşanılan bir şey değil mi? Zor bir durumla
karşılaştığımızda, kendimizi yeniden bulmak, özgürleşmek için verdiğimiz içsel
savaşın bir sembolü gibi.
Tabii, bu sadece mitolojiye özgü değil. Bakın, Yunan mitolojisinde Prometheus’un
insanlara ateşi getirdiği hikayesi var. Prometheus’un ateşi, aslında bilginin ve
aydınlanmanın sembolü. Hepimizin hayatta bir ‘ateşi’ aradığımız dönemler olmuştur.
Bir hedef peşinde koştuğumuzda, yeni bir şey öğrendiğimizde ya da bir şeyleri
kavrayıp anlamlandırdığımızda, aslında biz de bir nevi Prometheus gibi davranıyoruz.
Ama Prometheus’un bu aydınlanma çabası, bir yandan da ceza ile sonuçlanır.
Hayatta da böyle değil mi zaten? Bilgi bazen bir ödül, bazen ise ağır bir sorumluluk
getirebilir.
Peki ya felsefe? Günümüzün dünyasında belki de en çok kafa karıştıran alanlardan
biri. Fakat felsefenin sunduğu derin düşünceler, içimizdeki o sonsuz sorgulamanın bir
yansıması aslında. Mesela Sokrates’in ünlü “Kendini bil” sözü, hepimizin içindeki
cevheri keşfetmeye yönelik bir çağrı değil mi? Hayatımızın bir döneminde mutlaka
hepimiz “Ben kimim?” sorusuyla karşılaşmışızdır. İşte tam da bu noktada, Platon’un
‘Mağara’ alegorisini hatırlayalım. Sadece gördüğümüz şeylerin ötesinde, hakikatin
peşine düşmek, mağaramızdan çıkmak cesaret ister. Hepimizin bir dönem
gölgelerimizden kurtulup kendi aydınlığımıza ulaşma çabası olmuştur, değil mi? Bu
süreç zorlayıcı olduğu kadar aydınlatıcıdır da aslında.
Jean-Paul Sartre, ‘Varoluşçuluğun’ ünlü temsilcilerinden biri. Diyor ki, “Varoluş özden
önce gelir.” Yani, önce buradayız, varız, ondan sonra kim olduğumuzu, ne
yapacağımızı kendimiz belirleriz. İşte bu düşünce aslında çok özgürleştirici ama aynı
zamanda bir o kadar da zorlayıcı. Çünkü bu, hayatın anlamını kendimizin yaratması
gerektiği anlamına gelir. Kendi yolunu bulmak zorunda kalmak, bazen belirsizliklerle
ve risklerle dolu olabilir. Hepimiz zaman zaman “Şu an ne yapıyorum? Nereye
gidiyorum?” diye sorgulamışızdır. İşte bu sorgulamalar, Sartre’ın anlattığı özgürlük ve
sorumluluk arasında gidip gelen bir yolculuk.

Günümüzde ise bu arayış artık sadece felsefe veya mitolojiyle sınırlı değil. Bilim de
bu yolculukta bize eşlik ediyor. Mesela Kuantum Fiziği’nin belirsizlik ilkesi, aslında
evrenin kesin ve deterministik olmadığını, her şeyin olasılıklar üzerine kurulu
olduğunu açıkça gösteriyor. Kulağa ne kadar büyüleyici geliyor, değil mi? Hayatta da
her an her şeyin mümkün olabileceği gerçeği, aslında bizim seçimlerimizle
şekilleniyor. Kuantum dolanıklık gibi kavramlar, evrende her şeyin birbirine bağlı
olduğunu, hiçbir şeyin tek başına var olamayacağını gösteriyor. Bu, bir anlamda
hayatlarımızın da birbirine bağlı olduğunu, yani her şeyin birbirine bağlı olduğunu
düşündürmüyor mu? Kimi zaman fark etmesek de, herkesin hikayesi bir
başkasınınkiyle iç içe geçmiş durumda.
Daha yakın bir örnek vermek gerekirse, kişisel gelişim dünyasında çok popüler hale
gelen meditasyon ve yoga gibi uygulamalar, insanın içsel dünyasına dönmesine,
kendini bulmasına yardımcı oluyor. Hepimiz bu hızlı dünyada biraz olsun durmak,
nefes almak ve içimize dönmek istiyoruz. New Age akımı dediğimiz bu modern
spiritüel hareket, aslında geçmişten gelen kadim bilgilerin bugünkü dünyamıza nasıl
uyarlanabileceğini gösteriyor. Hani bazen hayatın koşturmacasında kaybolup
kendimizi unutuyoruz ya, işte o anlarda durup düşünmek, yeniden merkezimize
dönmek bizi daha dengeli bir insan yapıyor. Şu meşhur ‘anda kalmak’ tabiri bunu
anlatmaya çalışıyor, içi ne kadar boşaltılmış olsa da…
Sonuç olarak, insanın anlam arayışı hiç bitmeyen bir yolculuk. Hayatımız boyunca bu
sorularla yüzleşiyoruz. Bu dünyada olma sebebimizi bilmek, neden var olduğumuzu
hatırlamak için çıktığımız bu yolculuk, aslında hepimizin ortak hikayesi. Belki de işin
en güzel yanı, bu soruların kesin bir cevabı olmaması. Her birimiz bu sorulara kendi
cevaplarımızı bulmaya çalışıyoruz. Hayatın anlamı, kimimiz için bir çocuk
gülümsemesinde, kimimiz için bir kitapta, kimimiz içinse gökyüzüne bakarken gelen o
derin huzur anında gizlidir.
Dilerim ki kendi biricik yolculuğumuzda, içsel rehberimizi bulur, hakikatimize varırız.
Ve böylece kendi varoluş amacımızı yerine getirerek büyük resmi tamamlarız.
Sevgi ve anlayışla kalın.


Çağla Meydan