Geçende bir rüya gördüm. Teferruat önemli olmamakla birlikte alacağım mesajı – hem de rüyadan henüz uyanmadan – aldım. Zaten bilineni bana yeniden hatırlattı: ‘Her şey bir illüzyon!’

Hiç düşündünüz mü, hayat dediğimiz şey, gerçekten de düşündüğümüz kadar gerçek mi? Ne kadarı gerçek, ne kadarı bir oyundan ibaret? Belki de yaşadığımız her şey, gördüğümüz her detay, hissettiğimiz her duygu sadece zihnimizin içinde hareket eden resim karelerinden ibaret. Her anımızda yaşadığımız bu durum artık o kadar normalleşmiş ki, bu soruları kendimize hiç sormadan, alışkanlıklarımızın içinde, gördüklerimizi gerçek kabul ederek geçip gidiyoruz. Yine de bazen bir durup düşünmek gerekmez mi?

Bir masaya oturup, “Bu masayı gerçekten görüyor muyum, yoksa beynim bana bir masa resmi mi çiziyor?” diye sormak belki tuhaf gelebilir. Ama bir düşünün, herkes o masayı farklı bir şekilde tarif etmez mi? Kimine göre sağlam, kimine göre eski. Kimine göre güzel, kimine göre çirkin. Peki hangisi doğru? Masa hep aynı masa fakat algılarımız, bakış açılarımız farklı olduğu sürece, gerçek dediğimiz şey kime göre, neye göre? Ne kadarı bizim kontrolümüzde? Herşey göreceli, öyle değil mi?

Bazen bir rüya görürüz. O kadar gerçek hissederiz ki, uyandığımızda hâlâ etkisindeyizdir. O an her şey yerli yerindedir, her detay, her ses. Ama biraz zaman geçince, bir fark ederiz ki, o gerçeklik tamamen zihnimizin bir oyunuymuş. Şimdi yaşadıklarımız da neden bir rüya olmasın ki? Belki de bir gün bu rüyadan da ‘uyanacak’ ve başka bir gerçekliğe açacağız gözlerimizi. Kim bilir?..

Gündelik hayatımızın her anında da aslında bu algı oyunlarını yaşıyoruz. Mesela sokakta yürürken birinin size kötü baktığını düşünüyorsunuz. İçinizde bir huzursuzluk, “Benden hoşlanmadı galiba” diye bir his. Ama belki de o kişi sadece dalgındı. Belki bir sorunu vardı ve sizinle hiç ilgisi yoktu. Belki size bakarken sizi görmüyordu bile. Ama algılar devreye girip size başka bir hikaye anlattı. Zihin, bazen en masum olayları bile bize tehdit gibi gösterebilir.Doğaya bir bakın. Güneşin bir doğup bir battığını düşünüyoruz, ama aslında hareket eden dünya. Gerçekte güneşin ne battığı var, ne de bir yere gittiği. Gözlerimiz ve beynimiz, bu basit gerçeği bize bambaşka bir şekilde sunuyor.

Hiç evimizin bir köşesine oturup etrafa bakıp şu soruyu sorduk mu kendimize?: “Bu gördüklerim gerçekten burada mı, yoksa zihnimin bir yorumu mu?” Gözümüzle gördüğünüz renkler, nesneler, ışık oyunları, hepsi aslında beynimizin içinde anlam kazanıyor. Ama onların ne kadar doğru bir resim sunduğunu nereden bilebiliriz?

Gelmiş geçmiş tüm ariflerin söylediğini artık bilim de kabul ediyor. Yapılan araştırma sonuçları da beynimize, hafızamıza asla güvenmememiz gerektiğini söylüyor.

Gerçeklik kişiden kişiye değişen bir algıdır sadece. Aynı olaya iki kişi bakar, ama biri mutluluk görür, diğeri keder. Bir kişinin hayali, diğerinin kabusu olabilir. Ya da bir kişiye zehir olan, diğerine şifa olabilir. Hayat, algıların birleşiminden oluşan resim karelerinin toplamı gibi. Ama bu resim, her birimizin zihninde farklı çiziliyor. İşte bu yüzden, hiçbir şey göründüğü gibi değil.

Tüm inanışlarda, kadim öğretilerde, farklı isimlerle anılsa da, ortak mesaj; Dünya’nın, mutlak bir gerçeklik değil, geçici bir yanılsama olduğu yönünde. Hakiki bilince ulaşmak, bu perdelerin ötesine geçip ilahi hakikatle bütünleşmekle mümkün. Her gelenek, bu yanılsamayı aşmanın yollarını kendine özgü bir dil ve ritüelle sunar.

İnsan bu perdenin ötesine bakamazsa, hakikati göremez. Mevlana’nın dediği gibi: “Dünya bir rüyadır; uyanınca anlarsın ki gördüğün her şey bir hayalden ibaretmiş.” Bu bakış açısına göre, algılarımız bizi bir yanılsamanın içinde tutar. Ancak farkındalık geliştirdiğimizde, bu yanılsamayı aşabiliriz.

Bu hayatta sadece gördüğümüz şeylerle yetinirsek, gerçekliğin ne olduğunu hiç anlayamadan bize lütfedilmiş bu değerli ömrü tüketiriz. Bunun için filozof, alim ya da bilim insanı olmaya gerek yok. Belki de sadece içimizdeki o sorgulayıcı çocuğu hatırlamamız yeterlidir. O çocuk ki her şeye merakla bakar, “Bu neden böyle?” diye sorar. Oğlumun sayesinde hayatımda hiç sormadığım kadar ‘Neden?’ leri cevaplamaya çalışıyorum. Çünkü oğlum sürekli ve her konuda bana ‘neden?’ soruları yöneltiyor?

Algılarımızla oynanan bu oyunlara dur demek kolay değil. Ama belki de bunun ilk adımı, anı fark etmek. Şimdiye kadar alışkanlıkla yaptığımız her şeyi sorgulayabilmek. Mesela birine kızdığımızda “Bu benim algım mı, yoksa gerçek bir durum mu?” diye durup bir düşünebilmek.Algıladığımız, hissettiğimiz her şeyin bize bizi yansıtan işaretler olduğunun farkındalığında yaşamaya gayret gösterirsek kendi içsel yolculuğumuza adım atmış oluruz. Tüm realitenin kendi içimizde oluştuğunu bilmek, duygu ve düşüncelerimizin dalgalarına maruz kalmadan dingin bir denizde ilerlememizi mümkün kılar. Her duyguyu, her olayı, her kişiyi ve her düşünceyi kendimizi daha iyi görmek ve tanımak için birer fırsat olarak bilmeliyiz. Özgür irademiz neyi seçtiğimizle sınırlı; ya o dalgaların altında kalıp boğulacağız, ya da usta bir sörfçü gibi dalgaların üstünde dengede kalarak yükseleceğiz.

Olayları dışarıdan değerlendirebilen dingin bir zihin, adil ve vicdanlı bir kalp hakikate giden kapıları aralayabilir. Çünkü asıl cevaplar, hep içimizde. Her birimiz kendi hayatlarımızın hem oyuncusu hem de seyircisi olarak, o perdeyi aralayabilirsek, ardındaki hakikatin gerçek zannettiklerimizden çok daha derin olduğunu, ve bununla ne kadar erken yüzleşirsek o kadar iyi olduğunu göreceğiz.