Bilgeler içine doğduğumuz ‘bu dünya’ denen koşulu yıllardır, belki de yüzyıllardır çalışıyor. Çalışıyorlar, çünkü bu dünyanın üzerinde başka dünyaların, üst dünyaların olduğuna inanıyorlar. Aynı anda hem bu dünyada hem de bu üst dünyalarda var olabileceğimizi de söylüyorlar. Benim gibi insanlar için bu bilgi, bu anlayış, farklı bir dil gibi, beyin hücrelerimi yakıyor hatta her bir hücremi tokatlıyor.

‘Bu dünya’ denen yerin en aşağıdaki dünya olduğunu, beş duyu organımızı kullanarak hissettiğimiz ve içinde geliştiğimiz, içine doğduğumuz, doğru kullanmayı başarırsak bir üst dünyaya çıkmak için atlama tahtası olarak kullanabileceğimiz bir seviye olduğunu da ekliyorlar.

En aşağıda olduğu söylenen bu dünya ile üstteki dünyalar arasında meğer önemli bir fark varmış. Bu fark, bu dünyaların doğasından, orada işleyen güçten geliyormuş. Aşağı dünya denen yerde kötülük, kişisel sevgi, egoizm, ayrılık, nefret işlerken, üst dünyalarda daha farklı nitelikler, sevgi, bağ ve birlik ve tümüyle başkalarını bile en az kendi kadar sevme yasaları işliyormuş ve orada kötülükten eser yokmuş.

Üst dünyalardan bizi ayıran ve burada kalmaya mahkûm eden şey, sadece ve sadece kendimizi düşünmemiz, kendimizden başka kimseyi gerçek anlamda sevemiyor oluşumuzmuş. Bu yüzden bilgeler, insanın öncelikle kendi gerçek doğasını anlaması, görmeye gelmesi gerektiği konusunda hemfikir olmuşlar, zira bir üst dünya ile bu dünyayı birbirinden ayıran tek şeyin, insanın egoist doğası olduğunu fark etmişler.

Bizi birbirimizden ayıran egoizmi ortadan kaldırır ve birbirimize gerçek anlamda yaklaşırsak, bu dünya koşulundan bir sonraki kata, ikinci kata, gerçekten mutlu olacağımız bir koşula geçebilirmişiz. Üstelik üst dünya dedikleri dünyalar, aslında insanın içindeymiş. İnsanın nitelikleri değiştikçe, kendi doğasının üzerine çıkma gücüne sahip oldukça bu dünyalar ifşa olmaya başlarmış. Bunu gerçekten istemek yeterliymiş. Çünkü gerçekten istenen bir şey için yardım derhal gelirmiş.

Şu ana kadar hepimiz sadece ve sadece kendi çıkarlarımız ve kendi iyiliğimizi önceledik ve tüm eylemlerimizi sadece kendimizi memnun etmek için yaptık. Kimse umrumuzda olmadı. Üstelik kendimizi iyi olduğumuza inandırdık. Bilgelerin bunun için de birkaç sözü var. Diyorlar ki, kendi gerçek doğasını ifşa etmeyen insan yani en aşağı seviyede yaşayan insan, kendini ‘iyi’ olarak görme algısında yaşar zira algısı bozuktur, kendi kırık prizmasından bakar ve görür ve bu algı onu hakikatten uzak tutar. Kişi, kendisi için yaşamayı her seçtiğinde bu hakikatten biraz daha uzaklaşır.

Öyle görünüyor ki, bunları söyleyen, ısrarla hakikatin bu olduğunun altını çizen bilgeler, tüm bunları bizlere kendi deneyimlerinden getiriyor. Çünkü bilgeler arasında asla çiğnenemez bir kural varmış. Bir bilge edinmediği bir şeyi asla ve asla dillendirmezmiş. Dillendirebildikleri de ancak dış dünyaya ifşa etmelerine izin verilen şeylermiş. Her şeyi açıklayamamalarının sebebi ise, hakikatin anlatılamıyor oluşu, her birimizin hakikati tadıp, bunu bizzat edinip, yaşamasının zaruri oluşuymuş. Bu yüzden çaba sarf et, dene ve gör demişler. Onların haklı olup olmadıklarını, ancak onların çıktığı bu yolculuğa çıkıp, onların gittikleri yere, ulaştıkları seviyeye gelince anlayabilirmişiz. İlk izlememiz gereken kural da ‘Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkalarına yapma!’ kuralıymış, zira başkaları olarak benim algıma düşen diğer insanlar, aslında benim birer parçammış. Onlar zarar vermek, aslında kendi bacağıma sıkmak, kendi boğazımı kesmek demekmiş.

Bu dünya denen yeri bile halen çözememiş, anlayamamış, insanın ne olduğunu, gerçek doğasını henüz idrak edememiş olan benim gibi insanlar için bunu sindirmek hiç de kolay değil.

Bu, ‘bu dünya’ algısında yaşayan bizler için kabul etmesi çok ama çok zor olan bir şey. Öyle ya bizler iyi insanlarız, kimselere kötülük yapmadık, kimseyi incitmedik, kimseye kasıtlı olarak zarar vermedik. Hatta mağdur olduk, kandırıldık, aldatıldık, sömürüldük, kullanıldık. Hal böyleyken, bilgeler neden aslında böyle olmadığını, kötü olanın aslında ‘ben’ olduğumu, gerçek kötülüğün ifşa edilmesi gerektiğini, kötülüğün, insanın kötü olduğunu bile bilmeden sadece kendini haklı çıkararak yaşamayı seçtiği bu anlayıştan geldiğini söylüyor olabilir ki?

Ya haklıysalar! Ya gerçekten hakikate kör, gerçeği bilmeden, hissetmeden yaşayan bir tek bensem? Onlara kulak mı vermeli yoksa kendi bildiğim, beş duyu organımla hissettiğim, kendimi ‘iyi’ başkalarını ‘kötü’ bildiğim bu yolda devam mı etmeli? Ama ya haklıysalar? Ya gerçekten bize altın kapının anahtarını bırakıp kaçtılarsa ve bunun farkında olmadan yaşayan bir tek bensem o zaman ne yapar, bu fırsatı kaçırdığım için, içimde patlayan pişmanlıkla nasıl yaşarım?