Kendine iyi bak… An… Yeryüzünde sürekli yinelenen bir mucize gibi, her ne ararsam var orada. Üstelik düz bir zamanın ve üç boyutlu bir mekânın ötesinde. Zihin denen aracın ayırdında olanlar, yaşama sanatının ustaları, dünya sahnesinde gerçekliği bütünün hayrına bükebiliyor sanki. Sistem en ince nefsaniyeti tartarak oyuncuları izliyor ve sisteme katıyor. Kıl kadar şaşmadan işleyen sistem ise gerçeklik oyuncularıyla oyununu oynuyor.
Karanlığın içinde aydınlık, aydınlığın içinde karanlık var be şapşiğim. Hayrı Bütün’den gören ise basiret gözü, gönül gözü olsa gerek sevgi denen nurun üzerinden akan; sevgiye tutunmak bizi ışığa bağlıyor. İçimdeki nur kadar ışığım var sanki, yanı başında karanlık da var. İkilik dünyasında oyun çok, dur ve gözle nefsini yönet. Sonrası gelir şapşik…
İzin ver ki gün doğsun, o ışınlar benliklerimi örtsün. Alçalsın gönlüm yalnızca bırak. Yeryüzünde alçalan gönüller gökyüzünde yükselir diyorlar. O ışınlarla gelen başka ışınlar var, başka gökyüzü var özüme dokunan. Gökyüzü bir gelecek değil, o zamansız ve mekânsız olan. Evvel ve ahir, zahir ve batın, alfa ve omega, başlangıç ve bitiş, gurbet ve sıla, dert ve derman olan. Hepsi bir oluyor Öz’üm konuştuğu zaman.
İçsel olan önce, yeryüzü ise gerçeğin ters çevrilmiş hali gibi.
Düşlerim ve yaşam koşulları arasında sıkışıp kaldıysam eksiklerime bakmayı görev bilmeliyim. Güncel kapitalist yaşam, kentleşme, bilimle kazandıklarım bana olumsuz yanlar kadar çözümler bulmayı da getiriyor. Eril ve dişil dengeyle, sevginin gücüne dayanan, dayanışmacı bir düzen insanın ellerinde, erdemli seçimlerimde. Kadim bilgelikten kalan mirasa sahip çıkarak bu olumsuz düzenin şifası olabilirim. Elbette bu olanaklar âleminde olanaksız diye bir şey yok be güzellik.
Bilmediğimi bilmediğim alan egonun çok bildiği alan olsa gerek…
Benliklerim, bir çalışma Ben’imin oluşmaya başlamasından hiç hoşlanmıyor. Çalışma Ben’im onların hayatın haz yemlerini almasını engellediği için rahatsız oluyorlar. Yüksek hazları bilmedikleri için Çalışma Ben’imin çok ciddi ve neşesiz olduğunu sanıyorlar. Sonu acıyla biten düşük eğlence anlayışını sorgulamak yerine Çalışma’yı suçluyorlar. Dünyadan haz dilenmek ve sonunda acı çekmek yerine daha onurlu bir ruhsal yaşam insana keyfine varmak diye düşünüyorum. İnsan bir kedi yavrusu gibi değil, o kedinin bilgece mutluluklar sunuyor. Bilgece mutluluk, haz-acı döngüsünü aşıp anlamanın sahibi gibi eğlenmeli. Bir kedi yavrusu olmanın ötesinde, kedi sahibi olmanın güzel deneyimini yaşamayı tercih ediyor olmam insanın olması gerektiği düzey midir?
Zihnim beni sürekli yanlış yere bırakan satranç oyuncusu gibi. Bedende, düşüncede ve duyguda doğru, iyi, güzel değilim. Bir türlü yerimi bilemedim, o yüzden mutsuz varlığım. Her eylemim acıya neden oluyor. Zihinsel aklımı yönetecek, zihnin sezgisel kıyısında oturan, irade ve dikkat emeği isteyen, özüme yakın bir gözlemci Ben’e gereksinim duyuyorum. Dibimdeki Şah’ı havalı bir at, bir fil yiyemez, ama alçakgönüllü bir piyon yiyebilir. Şah bana hem çok yakın hem çok uzak.
Oysa baktığımda ardından koştuğum hep kendimmişim. Acılar, kederler icat etmişim; yokluklar, yoksunluklar… Kendimi bin parçaya ayırıp her parçada kendimi izlemişim. Nicesi ayna kırıklarımda yansıyıp gitmiş, kimseler kalmamış. Ne çok kendime kalmışım. İnsana sadece kendisi kalıyor. Belki o yüzden kendine iyi bak, diyorlar.
Ne dersiniz?