Doğa -yaratılış- bize tüm hisleri hep iki zıt koşuldan verir. İyi – kötü, gece – gündüz, tatlı – acı, güzel – çirkin vb. Zira hep mutluluk olsaydı mutlu olduğumuzu hissedemezdik. Mutluluk sadece hissettiğim mutsuzluğa göre ölçülür. Tüm realite bu şekilde ölçülür. Tüm doğanın cansız, bitkisel, hayvan ve insan seviyeleri bu iki zıt koşul arasındaki izlenimlerin içinde yaşarlar.

Erkek ve kadın da yaratılışın iki zıt kutup noktalarıdır. Tıpkı artı ve eksi gibi. Bu iki zıt koşul olmadan hayat ve varoluş da olmaz. Dolayısıyla yaratılışın doğasında hayatın sürekliliği ve dolayısıyla gelişimi her zaman iki zıt koşulun varoluşuna bağlıdır. Aile olabilmek de bu iki zıt varlığın nasıl birlikte var olabileceklerini bilmelerine bağlıdır.

Aile olabilmenin temeli, erkeğin erkek olmanın, kadının da kadın olmanın ne demek olduğunu bilmesine bağlıdır. Yirmi birinci yüzyılda – herkesin rollerinin ve doğal yapılarımızın karıştığı bir dönemde- doğalarımızı anlamadan bir araya gelerek kurduğumuz ilişkiler başarısız olmak zorundadır. Bu yüzden aile olabilmenin temeli yaratılıştan bize verilen doğayı iyi anlamamıza bağlıdır. Kadın, doğası gereği dünyaya daha oturaklı ve dengeli bakar. Erkek ise daha ziyade hayaller peşinde koşar. İkisinin birbirini dengelemesi birlikteliklerini başarılı kılar. Aile olmak artık “benim hayatım” diye bir şey yok demek. Sadece “biz” var. “Ben” istiyorum diye bir şey yok, “biz ne istiyoruz” diye bir şey var. Bizim geleceğimiz, bizim mutluluğumuz, bizim çocuklarımız, bizim evimiz, bizim bizim ve bizim. Yani “ben” yok! Eğer ‘ben’ olursa ya da olacaksa, o işi unutun gitsin! Çünkü bu durumda ya mahkemede olacaksınız ya da biriniz mezarda olacak.

Aile olmak demek herkesin bireyselliğinin üstünde bir hayat inşa ediyoruz demek. Aile benden de senden de daha yukarıda bir varoluş demek ve bunu iki kişinin beraber inşa etmesi demek. Bu ancak iki bireyin de kendi rollerini yerine getirmek için ortak çaba harcamasıyla olabilir. Doğaları zıt olan iki varlık birbirlerine ancak ortak bir şekilde taviz vererek yaklaşabilir. Herkesin elbette kendisine ait arzuları var ve olacak. Zira yüzlerimiz nasıl farklı ise düşüncelerimiz de farklı. Ancak birbirimize yakınlaşmak tavizlerle mümkün olabilir. İnsanlar ancak önemli ortak bir şey için birliktelerse mutlulukla tavizde bulunabilirler. Hatta o zaman taviz verdiklerini bile hissetmezler, aralarında paylaştıkları önemli bir şeye katkıda bulunduklarını hissederler.

Dolayısıyla aile olmak, ‘biz’ olmanın önemini, birlikteliğimizin birbirimize bağlı ve bağımlı olduğunu ve hayatımızda inşa edip başarabileceğimiz her şeyin buna ait olduğunu hissedersek gerçekleşir. Çocuklar da işte bu hissi güçlendiren varlıklardır. Zira çocuklar aile demektir ve ebeveynlere kendilerinden daha önemli, daha yüce bir durumun farkındalığını getirir. İnsan denilen seviyenin gelişmesi, yani gerçek anlamıyla insan olmak ya da olabilmek için atılan ilk adım çocuk sahibi olmaktır. Bu yüzden yaratılış planı dahilinde insan yavrusu en çok emek isteyen varlıktır ve buna göre en gelişmiş varlıktır. Ebeveynler de insan olarak kendilerini olgunlaştırma ve yetiştirmede doğal bir sürece girerler. Aile olabilmek, yirmi birinci yüzyılda sadece toplumun aile eğitimi, doğanın kanunlarına göre yaratılışımızı anlayarak ve birbirimizi nasıl tamamlayacağımızı öğrenerek inşa edilebilir. Erkek olmak, kadın olmak, anne-baba ve insan olabilmek… Hepsi toplumun eğitiminin içerisinde yer almalıdır.