Bir milletin onurunu ve saygınlığını koruyarak, nasıl değiştirileceğini, dönüştürüleceğini, nasıl çağdaş ve örnek Cumhuriyet kurulabileceğini; hem tarih yazarak hem de tarihe not düşerek gösteren Atatürk’ü aramızdan ayrılışının 86. yılında özlemle anıyor ve arıyoruz.
Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk: ”Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir, benim manevi mirasım bilim ve akıldır.” demişti.
O’nu hissediyor, seviyor ve sayıyoruz.
O’nsuz geçen 86 yılda acaba O’nu yeterince anlayabildik mi?
Atatürk’ü önce tanımalı, sonra anlamalı ve tamamlamalıyız.
“Gerçek sevgi bilgiden doğar, Atatürk’ü sevmek bilgiden doğmuyorsa değeri yoktur.”
Bir his yumağı olan sevgi, çabuk eskir ve unutulur. Sevgiyi, köklü kanıtlarla beslediğimiz, kendimize ve yaşam biçimimize uydurduğumuz taktirde ve bir genetik yetenek haline dönüştürdüğümüz zaman Atatürk’ün özlemiş olduğu düzeye çıkmış oluruz.
Kişiliğimizi, bireysel ve toplumsal onurumuzu, uygar yurttaşlardan oluşan çağdaş bir Devlet oluşumuzu ve tüm evrensel değerlerimizi borçlu olduğumuz Mustafa Kemal Atatürk’ü, anlatmak çok kolay, anlamak çok zordur.
Özellikle de, çağdaş ve evrensel değerlere erişmemiş toplumlarda çok daha zordur.
Her ölümlünün sürecini o da yaşadı. Ama 57 yıl süren bu kısa ömür içerisinde yaptıklarının büyüklüğü tartışılamaz.
Selanik’te orta halli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Mustafa, Askeri okulda Kemal, Sakarya Meydan Muharebesinde Gazi, Cumhuriyet’ten ve Devrimden sonra da Atatürk oldu.
Devrimci Savaşlarla yücelerek, çağdaş bir devletin kuruculuğuna yükselen Mustafa Kemal’in yaşamında destansı bir öz vardır. İşte bu destansı gerçek, Atatürk’ün yaşamından söz ederken duygularımızın ağır basmasına yol açar. Ne var ki, duygular; toplumsal devinim sürdükçe ve yeni kuşaklar yetiştikçe yıpranır durulur.
Kocatepe’de Mustafa Kemal’le birlikte savaşmış, ya da Cumhuriyet Devrimlerini Atatürk’le algılamış bir yurttaşın coşkusunu; bu olayları yaşamamış, kuşakların duymasına olanak var mı?
İzmir’in işgali ya da Mütarekenin kara günleri bizlere tarihin derinliklerinde kalmış bir sisli öykü gibi gelmekte.
Kurtuluşun kıvancını; o günleri yaşamış ama birer birer tükenerek toprak olmuş insanların, bugün artık atmayan yürekleri gibi algılamak mümkün mü?
İşte bu gerçeğin ışığında Atatürk’ten söz edeceğim:
Atatürk, yaşamımızın bir parçası. Okullarda, derslerde öğreniyoruz. Siyasetçilerimiz kavgalarını onun üzerinden yapıyorlar. Evlerimizdeki sohbetlerimizde, yaptıklarını ve başarılarını, yalınız övgüyle ve destansı bir anlatımla anıyoruz, hikâye ediyoruz.
Hep dışımızda tutuyoruz. Bir bohçaya sarıp, evimizin duvarına astığımız kutsal kitap gibi saklıyoruz, kişiliğimizde denemek istemiyoruz.
Her birimizin zihninde bir Atatürk oluşuyor. Ama bu durağan bir imaj olmamalı.
Çin okullarında Atatürk tanıtıldığı için başarılarına hayran oluyoruz.
Günlük yaşamımızın içinde sürekli olarak kaldığı, sohbetlerimizin içine sık sık girdiği için de; O’nu her gün yeniden keşfediyoruz.
O nedenle de sürekli ve aynı tonda bir öykü kahramanı olarak canlı kaldı.
Bugün, her Türk’ün bilincinde; Atatürk unu, yağı, şekeri mevcut, ancak ne yazık ki bu bilinçlerde Atatürk helvasını oluşturabilmiş değiliz.
Düşünelim; bir genç olarak, bir yurttaş olarak, bir aydın olarak Atatürk’ü ne kadar tanıyoruz? Ne kadar biliyoruz?
Atatürk kimdir? Neler yapmıştır? Neler yaptığı için Atatürk olmuştur? Devrimi nedir? Düzeni nedir? İlkeleri nelerdir? Atatürkçülük nedir?
Eğitim, kültür ve ekonomik yaşamlarımızda emirlerine uymaya çalıştık mı?
Çağdaşlaşma ilkesine uyduk mu? Uyduk mu çağın gidişine? Olayları Atatürkçü görüşle yorumladık mı? Atatürk’ün söylevini en azından bir kez okuyabildik mi?
Ya ; “Şu çılgın Türkler” i?, “Dirilişi”?
Ayrıca aşağıdaki sorulara herhangi bir yanıtımız var mı?
* Parçalanan bir İmparatorluk, Atatürk gibi bir kişiyi nasıl yetiştirebilmiştir?
* Mustafa Kemal Paşa, Kurtuluş Savaşı kararını nasıl verebilmiştir?
• Kazanacağını nasıl ummuştur?
* Birinci Dünya Savaşı sonrasında, Özellikle Ege Bölgesinde Mustafa Kemal Paşa’nın hareketinden bağımsız olarak ve daha önce bir direniş örgütlenmiş olmasına karşın, Kurtuluş savaşının önderliği neden Mustafa Kemal’in elinde kalmıştır?
Aleyhinde ve lehinde olanlar, bu soruların yanıtlarını verebilselerdi. Bugünkü trajik-komik durumlar sergilenmez, siyasette, bilimde, ekonomik ve sosyal yaşamlarımızdaki olumsuzluklar sürüp gitmezdi.
Dini bilmeyenlerin kendilerine göre nasıl bir dini varsa, Atatürk’ü, Çağdaş Dünya’yı ve çağdaş dünyanın ortak değerlerini kavrayamayanların da kendilerine göre bir Atatürk’ü vardır.
1938 yılında; her insan gibi bu dünyadan göçen ve halkının kalbine gömülen; Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, Türkiye Cumhuriyetinin ilk yurttaşı, Türk Ulusu’nu iç ve dış tutsaklıktan kurtaran Mustafa Kemal; bugün Atatürk olarak bilinçlerde ve gönüllerde yaşamaktadır.
Atatürk’ü anlamak, O’nu masal gibi anlatmak değildir.
Atatürk bir gece, Söğütözü Köyüne iner, yanında İsmet Paşa da vardır. Köylülere, Atatürk’ü tanıyıp, tanımadıklarını sorar.
Köylüler hep bir ağızdan: “Göbeğine kadar inen, sütbeyaz sakallı, nur yüzlü birisi,” deyince; İsmet Paşa’ya dönerek: “Kalk ismet, gidelim, buralarda bize yer yok” der.
Atatürk’ü anlamak; O’nun yaptıklarını bilerek, O’nun çağdaş aydınlık yolundan gitmektir.
Atatürk’ü anlamak; O’nu Battal Gazi öykülerine indirgemek değildir.
Atatürk’ü anlamak; tüm yaşantımızı, O’nun yarattıkları doğrultusunda düzenlemektir.
Atatürk’ü anlamak; O’nun aydınlık yoluna baş koymaktır.
Atatürk’ü anlamak; rozetlerini, yakamıza takarak dolaşmak hiç değildir.
Ama, Atatürk’ün amaçlarından uzaklaştırılması da acıklı ve utanç verici bir gerçektir.
Mustafa Kemal Atatürk, Türk Ulusu’nu yalnızca geçmişte kurtarmamış; Türk Ulusu’nun, bu gününü ve geleceğini de kurmuştur hatta kurtarmıştır.
Bunun elimizden kayıp gitmesi için çalışan iç ve dış odaklı hainler Atatürk’ü bir masal kahramanı gibi, anlatmaya özel özen gösteriyorlar.
Kişiler, yaptıkları ve yarattıkları yapıtları ile yaşarlar.
Mimar Sinan camilerinde köprülerinde;
Michelangelo; ünlü Musa heykelinde ölümsüzleşmiştir.
Yapıtlarını dinledikten sonra; Karacaoğlan, Yunus Emre, Mevlana ölmüştür diyebilir miyiz?
Bunlar yapıtlarında, donmuşçasına, taş gibi değil de dinamik bir biçimde yaşamaktadırlar.
Bu yapıtlar, bireyleri ve toplumları atılımcı ve yapıcı heyecanlarla yüceltmektedirler.
Laiklik ve çağdaşlık, elimizden giderse; Cumhuriyet ve Devrimleri, yaşatmamız mümkün olamaz.
Bunun tek yolu Atatürk’ü, yaşıyormuş gibi yaşatmak. Bu da, O’nu anlamaktan geçer.
16 Mayıs 1919 günü İstanbul’dan Samsuna gitmek üzere Bandırma Vapuru ile yola çıkan M. Kemal Paşa, İtilaf askerlerinin yolda gemiyi durdurup silah ve cephane arayıp, bulamadıkları için Boğaz’dan çıkış izni vermeleri üzerine; yanındakilere:
”Biz Anadolu’ya silah ve cephane götürmüyoruz. İnanç götürüyoruz.” diyerek, UMUT; İNANÇ ve ZAFER azmini ifade ediyordu.
“Zafer, zafer benimdir diyenlerindir.” diyen bu genç subayın kişiliği, Devrimci düşünceleri, dünya görüşü, Vatan ve Ulus hakkındaki planları, dünya ulusları ile ilgili düşünceleri; devrime başladığı 40 yaşına kadar, Tüm yaşamını geçirdiği askerlik mesleği içinde olmuştur.
Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktığında; “ Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşında yenilmiş, Ordusu dağıtılmış ve elinden silahları alınmış, koşulları ağır bir ateşkes antlaşması imzalanmış, Ulus yorgun ve yoksul düşmüş, savaşın sorumluları ülkeden kaçmış, Padişah, Kabine ve Sadrazam kendi çıkarlarını düşünmekte ve acz içindelerler.
İtilaf Devletleri ülkeyi işgale başlamıştır.
Azınlıklar, Ülkenin ve Devletin parçalanmasına çalışmakta.
Yunanlılar İtilaf Devletlerinin tam desteği ile İzmir’e çıkmıştı.
Türk Halkı, 19.yy. sonlarında başlayan ve 20.yy. başlarında da süren savaşlardan ve adını söyleyemediği, yerini de bilmediği, cephelere evlatlarını göndermekten perişan olmuştu. ( Galiçya…)
Özetle; Türk ulusu Birinci Dünya Savaşının sona ermesi ile; Bağımsızlığını, Refahını, Ülkesini, Ülkülerini yitirmiş, korkunç bir gelecekle baş başa kalmıştı. Milyonlarca insanını, vatanlarca toprağını yitirmiş, Türkler öz vatanlarında vatansız kalmıştı.
işte bu koşullarda, yeni bir savaşa kalkışmak ve bu savaş için gerekli örgütlenmeyi yapmak, çetin bir iştir.
Özgürlük ve Bağımsızlık benim karakterimdir diyen, özgürlük ve bağımsızlığımızın, sembolü, Ulusal Kurtuluş Savaşımızın eşsiz Komutanı, laik demokratik ve çağdaş Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk; Dünya tarihine yön vermiş pek çok liderden farklı ve özel bir niteliğe sahiptir.
Atatürk, büyük bir asker olmasının yanı sıra, aynı zamanda, büyük bir Devlet adamıdır.
Ulusal Kurtuluş Mücadelesinde, bir yandan askeri stratejiler diğer yandan siyasi stratejiler geliştirip diplomatik taktikler uygulamıştır.
Amasya Genelgesinden başlayarak, Milli Benlik ve Egemenlik duygu ve uygulamalarını geliştirmeye çalışmıştır.
TBMM’nin açılışı ile birlikte, ”Kayıtsız Şartsız Millet Egemenliği’ni hakim kılarak, Cumhuriyete giden yolu açmış, yeni bir devletin temellerini atmıştır.
Kısacası, en çetin savaşlardan daha zor olan diplomasi savaşlarını başarıyla tamamlamış, onurlu bir Barış Antlaşmasını imzalamış ve Modern Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş bir devlet adamıdır.
Atatürk büyük bir reformcudur. Gerek kendi düşüncelerini, gerek diğer düşün adamlarının düşüncelerini, belli bir program çerçevesinde uygulamıştır.
“Ben Manevi Miras olarak, hiçbir NAS_I KATİ, hiçbir dogma , hiçbir donmuş, kalıplaşmış düstur bırakmıyorum. Benim manevi mirasım, İLİM ve AKILDIR. Zaman süratle dönüyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek fikirler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişmesini inkar etmek olur. ” diyen Büyük Atatürk, toplum ve devlet yaşamının her alanında, her uygulamasında akıl ve bilimi ölçü olarak ortaya koymuştur.
Türk Kurtuluş Savaşı tüm olumsuzluklara karşın, Mustafa Kemal Paşa’nın öncülüğünde, özveri ile KADIN- KIZ –ERKEK; ULUSAL BİLİNÇ VE ULUSAL DAYANIŞMA İÇERİSİNDE, YILMAZ ÇABALARLA VE KAHRAMANLIKLARLA KAZANILMIŞTIR.
Kurtuluş Savaşı ile İşgalciler, Yurttan kovulmuş ve yeni Türk Devleti kurulmuştur.
Osmanlı Devletinin tüm direnişine, hatta düşmanla işbirliği yapmasına karşın, Ankara’da Ulusa dayanan, egemenliğin kaynağını doğrudan halktan alan bir devlet doğmuştur.
Ancak sorun, düşmanı yenip, yalnızca istiladan kurtulmak değildi; asıl hedef: Çağdaş ölçülerde Modern bir Türkiye’yi yaratmaktı.
Mustafa Kemal daha işin başında, amacını belirlemişti. Her şey planlı, programlıdır.
O’nun Samsunda netleştirdiği AMAÇ; daha gençlik yıllarından beri düşüncesinde yer alan,”ULUS EGEMENLİĞİNE DAYANAN, KAYITSIZ, KOŞULSUZ TAM BAĞIMSIZ BİR TÜRK DEVLETİ KURMAKTI.” Askeri zaferler O’nun için amaç değil araçtı.
O’na ordu yok dediler, ”Kurulur” dedi. ”Para yok” dediler, ”Bulunur” dedi. ”Düşman çok” dediler, ”Yenilir” dedi. Ve tüm dedikleri oldu…
Tam bağımsız yeni bir Türk Devleti kurma fikri ve eylemi Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkması ile başlamıştır.
Amasya Genelgesi bu düşüncenin ortaya konuşu, yeni bir Türk Devletinin Siyasi, İdari ve Askeri teşkilatlanmasının da başlangıcıdır.
Amasya genelgesi ile ortaya konulan , Erzurum ve Sivas kongreleri ile işlenen fikirler ve hareket, yeni bir devletin kuruluşundan başka bir şey değildir.
Milli Mücadelenin önderi Mustafa Kemal’e göre; Türkiye’nin kurtuluşu ve yeni Türk Devletinin kuruluşu için gerçekleştirilmesi gereken üç ana hedef vardır.
1. Osmanlı Devletini “Hasta Adam” olarak gören ve yurdumuzu işgal eden, İtilaf Devletlerini (İngiltere, Fransa, İtalya) ve yandaşlarını (Yunanistan ve Ermeniler) yenerek Ülkeyi işgalden kurtarmak.
2. Ömrünü tamamlamış ve Çöküntünün asıl nedeni olan yozlaşmış Osmanlı Kurumlarını ortadan kaldırmak. (Saltanat, Hilafet vb. ve Osmanlı Devletini yıkmak)
3. Ortadan kaldırılan kurumların yerine, Çağdaş Dünyadaki benzerlerini koymak. (Yeni Türk Devletini kurmak)
İşte bu, Türk Devrimidir, Atatürk Devrimidir.
Mustafa Kemal, asıl sorunun bir Uygarlık sorunu olduğu bilincine çoktan varmıştı.
Mustafa Kemal; giyimiyle, davranışlarıyla, düşünce yapısıyla, tüm yaşam biçimiyle değer ölçüleriyle çağdaş Dünya’nın kurumlarını ve kültürünü özümsemiş biriydi.
Bu yüzden, Türk Toplumu’nu, Ortaçağ karanlıklarından, Çağdaş Uygarlığın aydınlığına çıkarma hedefini gütmüş olan Mustafa Kemal’in, Türkiye’nin erişmesini istediği düzeyi ve bunun gösterdiği hedefleri tam olarak değerlendirmek gerekir.
Çünkü Mustafa Kemal, kendi yaşamında; Yurdumuzu; Emperyalistlerin, beyinlerimizi ve vicdanımızı; Arap’ın işgalinden kurtararak, Türkiye’ye çağ atlatmış ve Çağdaş uygarlığın temellerini atmıştır. Bu nedenle Atatürkçülük, Statik (Durağan) değil, dinamik (ilerlemecidir).
Nehru’nun 1938’de, cezaevinden, kızı İndra Gandi’ye yazdığı bir mektup var; şöyle diyor: “Atatürk’ün gerçek başarısı, etrafı düşmanlarla çevrili batık bir imparatorluktan, etrafı dost ülkelerle çevrili modern, çağdaş bir CUMHURİYRT çıkarmasıdır.”
UNESCO; Doğumunun 100.yılı olan 1981 yılını “ATATÜRK YILI” ilan ederken gerekçesini de karara eklemişti. Kararı 156 ülke oy birliği ile almıştı.
Kararda Atatürk şöyle tanımlanmıştır;
“Uluslar arası anlayış ve barış yolunda çaba harcamış, üstün bir kişi, olağanüstü devrimci, sömürgecilik ve emperyalizmle savaşan bir önder, insan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü, insanlar arasında renk, ırk, din ayırımı gözetmeyen eşsiz devlet adamı, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu.”
Yunanistan Başbakanı Elefterios K. Venizelos: 12 Ocak 1934 tarihli başvurusu ile; Atatürk’ü “Nobel Barış Ödülüne” aday gösterirken; şöyle demektedir:
“Yaklaşık 700 yıl boyunca, Ortadoğu, Orta Avrupa kanlı savaşlara sahne olmuş, fakat Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşuyla, bölgedeki istikrarsız durum sona ermiştir. Barış davasına bu değerli katkı, Türkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa sayesinde yapılabilmiştir. Bu nedenle Yunanistan Hükümeti Başbakanı sıfatıyla, Mustafa Kemal Paşa’nın Nobel Barış Ödülüne adaylığını sunmaktan onur duyarım.”
Zaman ve tarih en yetkili sınayıcıdır. Yirminci yüzyılın başında Atatürk’le birlikte tarih sahnesine çıkmış olan siyasi önderler tarih içinde bir bir kaybolurken Atatürk hala tarih sahnesindedir.
20 Yüzyılın tüm büyük Devrimcilerinden kimisinin heykelleri yerlerde sürüklendi, kimisinin adları yollardan, meydanlardan silindi. Atatürk günümüzdeki tüm olumsuzluklara karşın; hala halkının büyük çoğunluğunun sevgisine ve saygısına sahiptir.
Sovyetler Birliği İmparatorluğu, 75.inci yaş gününü görmeden yıkıldı.
İtalya’nın Faşizmi; Mussolini’nin Milano’daki bir elektrik direğine bacağından asıldığında 22 yaşında idi.
Almanya’da; Nazizm, iktidarının 12 içi yaşında öldü.
İspanya’da Franko Faşizmi, ancak 40 yıl ayakta kalabildi.
İran’da ki Sahlık rejimi; 56 yıl yaşayabilmiştir.
Bunların hepsi, 20’nci yüzyılda doğan ve 21’inci yüzyılı görmeyen rejimlerdir.
Bir tek istisnası vardır. Türkiye Cumhuriyeti.
Sovyetler Birliği, Demokrasiyi önemsemediği ve ertelediği için yıkıldı.
İran’da Şah rejimi, laik ve demokratik bir devrim yapamadığı için yıkıldı.
Tito’nun Yugoslavya’sı, etnik farklılıkları kurumlaştırmanın ve birliğin devamını farklılıklarda aramanın bedelini ödedi ve yıkıldı.
Yakın tarih Atatürk’ün gerçekçiliğini kanıtladı. Mustafa Kemal Atatürk’ün; Laik ve Demokratik bir çağdaşlaşma hareketi; BİN YILLIK KÜLTÜR ORTAKLIĞINA VE YURTTAŞLIK BAĞLARINA DAYALI BİR ULUS YARATMAYI HEDEFLEDİĞİ İÇİN, hala güncel ve ayakta.
Hem de son yarım yüzyıldaki tüm sapmalara, yanılgılara, aymazlıklara ve hatta hıyanetlere karşın…
Batı gizli belgelerine göre; 1920’ lerde Batının tercihi Mustafa Kemal değil, Vahdettin’di.
Mustafa kemal, Batının isteği ile değil, Batıya karşın çağdaşlaşma yolunu açtı. Ve Batı sonunda bükemediği eli öpmek zorunda kaldı.
Atatürkçülük, Demokratik bir düşünce sistemi olarak, hala canlı, saygın ve güçlü, çünkü akla ve bilime dayanmakta, aynı zamanda; demokrasi, çağdaşlaşma ve insan hakları ülküsüne yönelmiş, evrensel değerlerle ulusal değerleri kaynaştırmış, “ULUSAL BİRLİĞİ” FARKLILIKLARIN DEĞİL, BENZERLİKLERİN KURUMLAŞTIRILMASINDA aramıştır.
ATATÜRK’ÜN OLUŞTURDUĞU “Türkiye Modeli”nin temel direği; LAİKLİKTİR.
Atatürk, Türkiye modelini kurarken üç yanında üç karabasan yükseliyordu:
Bir yanda İngiliz ve Fransızların biçimlendirdiği; “ARAP ŞERİATÇILIĞI”,
Öbür yanda, BATI AVRUPA FAŞİZMİ,
Diğer yanda SOVYET KOMÜNİZMİ.
Avrupa, Asya ve Ortadoğu’yu kapsayan coğrafyada demokratik denebilecek ülkeler parmakla sayılacak kadar azdı. Üstelik onlar da faşizmin ve komünizmin gölgesi altında baskı yasalarını birer birer yürürlüğe koyuyorlardı.
Atatürk’ün bu üç karabasandan birine kapılıp gitmesi işten bile değildi. Ama o yüzyıllarca geri ve cahil bırakılmış, hemen tamamı Müslüman olan bir halkı çağdaş uygarlığa yönelten “TÜRKİYE CUMHURİYETİ MODELİ”Nİ yarattı. HEM DE Kimsenin dinine imanına dokunmadan.
O sırada Faşizmin ve Komünizmin pençeleri altında çırpınan BATI REJİMLERİNİ değil, EVRENSEL DEĞERLERİNİ BENİMSEYEREK, BUNU BAŞARDI.
Peki, bizler ne yaptık?
Ne yazık ki, Atatürk şöyle yapmış, böyle yapmış demekten ileri gidemedik.
Bu günlerde yaşananlar hepimizin yüreklerini sızlatmıyor mu?
Atatürkçülüğün bile içinin boşaltıldığını görmüyor muyuz?
Yazar Nadir Nadi’nin dediği gibi; “Çağdaş uygarlığa sırt çevirmek Atatürkçülükse, Hayatta en hakiki mürşit ilim değilse, Vicdan ve Fikir özgürlüğü; doğruyu aramak, doğruya inanmak, inandığını savunmak hakkını bize vermiyorsa, Ulusal bağımsızlık; başkalarının Uydusu halinde yaşamak anlamına geliyor ve Halkçılık İlkesi; halkın bir mutlu azınlık elinde CENNET vaatleri ile ömrü billah sömürülmesi sayılıyorsa, biz Atatürkçü değiliz.
1920’lerde yapılanların bekçiliğini yapmaktan daha ileri giderek, çağı yakalamaya çalışmalı, çözümler üreterek, geleceğin öncülüğünü yapmalıyız. Hortumculuk ta, yağmacılık ta, işsizlik de, Ulusal Kaynaklarımızın verimli kullanılmaması da hatta ülke güvenliğimiz de bizim sorunumuz olmalıdır.
O’nun yarattığı düzene egemen olan ölçülere ivedilikle dönmeliyiz.
Tüm anlam ve kavramıyla Atatürkçü olmalıyız. Atatürk’e, Atatürkçülüğe, Atatürk ilkelerine Atatürk Devrimine sahip çıkmalıyız.
Atatürkçülüğü yeniden günlük yaşama sokmalıyız.
Atatürkçülüğün amacının; Ulusumuzu ve Devletimizi, Çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkarmak olduğunu unutmayalım.
Hedefimiz, Türkiye’yi özgürlükçü bir ortamda, tam bağımsız olarak ve kendi kimliği ile dünyadaki saygın yerine oturtmak olmalıdır.
Atatürk’ün “Türk Gençliği“ne hitabını çok dikkatle ve ibretle defalarca okumalıyız.
Türk Ulusu, 1919 Türkiye’sinin içinde bulunduğu güçlükleri nasıl ki Atatürk’ün önderliğinde aştıysa; bugün de Atatürk İlkeleri’nin inanç ve azmiyle bu güçlükler de yenecektir.
Hiç kimsenin, hiçbir kurumun, devletin bağımsızlığının, ülkenin bütünlüğünün tehdit altında olduğu bir sırada, kayıtsız kalma hakkı yoktur.
Vatanımıza ve ulusumuza, Atatürkçülük yolunda karşılık beklemeden, hizmet etmek, namus ve şeref borcumuzdur.
Yeni bir Türkiye’yi, Mustafa Kemal Paşa’nın aydınlığıyla yıkanmış, bir yeni yüzyılı mutlaka kucaklamalıyız.
Emperyalizmi yenmeliyiz. Anadolu Devrimini tamamlamalıyız. Atatürk’ün bıraktığı yerden devam etmeliyiz.
Ülkemizin dışarıdan ve içeriden emperyalizmle kuşatılmasına son vermeliyiz.
Atamızın getirdiği düzene sahip çıkmalıyız.
Atatürkçülüğü yeniden güncel yaşama sokmalıyız.
Atatürk’ü anlamak, çağdaş yaşamı anlamaktan geçer.
Atatürk’ü anlamak, inançta, bilimde ve yaşamın her alanında, onun aydınlık yolunu izlemekten ve yaşamaktan geçmektedir.
Ahmet AVCI
İzmir
10 Kasım 2024A