Özellikle son yıllarda etrafımızda sürekli bir şeylerin yolunda gitmediğini hissediyoruz. Giderek artan savaşlar, yoksulluk, çevre felaketleri, insan hakları ihlalleri… Haber bültenlerinde her sabah bir başka trajedi ile yüzümüzü yıkamaya başlar olduk. Aslında, bu trajedilerin hepsinin ortak bir noktası var: Birbirimizi hissedemiyoruz bu yüzden de empati kuramıyoruz. Empati, başkalarının duygularını ve düşüncelerini anlamak, onları gerçekten hissetmek, biran için bile olsa onun ayakkabılarını giyebilmek demek. Ancak bugün, aramızdaki bağlar giderek zayıflıyor. Başkalarını anlamaktan, onların acılarını içselleştirmekten kaçınıyoruz. Peki, bu empati eksikliği bizi nereye götürecek?
Sabah işe giderken otobüste, metrobüste ya da metroda karşınızda dikilen birini düşünün. Gözlerinde belli belirsiz bir yorgunluk var, belki de bir gece önce gözüne uyku girmedi. Kiminin aklında çocuklarının eğitim masraflarını nasıl karşılayacağı, kiminin gönlünde hastanede tedavi gören bir sevdiğinin tedavi masraflarını nerden, nasıl bulacağı var … Birçoğumuz, kendi küçük dünyamızda kaybolmuşken, yanımızda oturan insanın gözlerindeki hikayeyi göremiyoruz bile. Belki de o an kendi cehenneminde yanıyor ve tükenmek üzere. Yanımızda taşıdığımız telefonun ekranına bakarken, aslında çok daha derin bir insani bağa sırtımızı dönüyoruz. Empati eksikliği, bizi bu kadar yakınımızdaki hikâyelerden bile uzaklaştırıyor.
Markette, kasada bekleyen birini düşünün. Elindeki bozuk paraları sayarak ödeme yapmaya çalışan yaşlı bir adam. Siz ise ona sizi bu kadar beklettiği için kızıyor, sabırsızlıkla iç çekip arkanızı dönerek başka bir kasaya yöneliyorsunuz. Hiç durup düşündünüz mü o adamın bozuklarla ödemeye çalışmasının arkasındaki hikâyeyi? Belki de tek başına yaşıyor, bir başkasıyla paylaşabileceği sıcak bir çorbanın hayalini kuruyor.
Görmezden Geldiğimiz Kim? Duygusal Mesafeler Yaratarak Nereye Taşıyoruz Kendimizi?
Çalıştığınız ofiste, bir iş arkadaşınızın gözlerinin altındaki koyu halkalar dikkatinizi çekti. Siz de onu bağımlı olmakla suçlayıp işinden olmasına neden oldunuz. Halbuki geceyi ağlayan çocuğunun başucunda geçirmiş ya da hastanedeki yaşlı annesine refakat etmişti. Biz ise sabah işe gelirken onun yorgun ifadesini, boğuk sesini sinsice yorumlayıp sırtındaki yüke bir tuğla daha eklemenin hazzını yaşamayı seçmiştik.
Sokakta, kaldırımda yürüyorsunuz ve yere düşen bir çanta görüyorsunuz. İnsanlar birer birer geçip gidiyor. Kimse dönüp bakmıyor bile. Oysa çantayı düşüren kişi, içinde en değerli eşyasını taşıyor olabilir. Bir çanta, bir hayatı temsil edebilir. Ve biz, bu kadar basit bir şey için bile durup düşünmüyoruz, belki de yardım elini uzatabileceğimiz bir anda, gözlerimizi kapatıp geçiyoruz.
Başkalarının Hikâyelerine Karışmaya Korkuyoruz!
Empatinin yokluğu, sadece bireysel düzeyde kalmıyor; toplumların, ülkelerin ve hatta dünyanın geleceğini etkiliyor. Bir liderin, başka bir halkın acısına kayıtsız kalışı, ekonomik sistemlerin yoksulluk ve adaletsizlik içinde yaşayanlara karşı duyarsızlığı, savaşların ve çatışmaların körüklenmesi… Bunların tümü, kendimizden başka hiçbir şeyin umurumuzda olmamasının çıktıları.
Geçenlerde okuduğum bir haberde, Avrupa’da bir grup gönüllü, mültecilerin yaşadığı korkunç koşullara dikkat çekmek için bir kampanya başlatmıştı. Kampanya, “Kendi çocuklarınızı bu şartlarda hayal edin” sloganıyla yapılmıştı. Bu basit çağrı, empati kurmanın ne kadar güçlü bir etki yaratabileceğini gösteriyordu. Çünkü empati, öyle bir duygu ki, sadece kendimizi o kişinin yerine koyduğumuzda harekete geçmemizi sağlıyor.
Empati eksikliği, giderek hissizleşmeye başlamamız, bizi insani değerlerimizden uzaklaştırıyor. İyi bir komşu, güvenilir bir arkadaş, sorumluluk sahibi bir toplum üyesi olmanın ötesinde, insan olmayı, insanlığımızı kaybediyoruz. Her gün yolda gördüğümüz bir dilencinin çaresizliği, yardım çığlığı atan bir kadının gözyaşları, hastane kapısında bekleyen bir adamın umut dolu bekleyişi… Bunların hiçbiri kalplerimize dokunmuyor!
Çoğu zaman kötü şeylerin başkalarının başına geleceğini ama bizim kapımızı çalmayacağını düşüyoruz. İyi şeyler olduğunda ‘Neden ben değilim?’ diye soruyor ama kötü şeyler olduğunda ‘İyi ki ben değilim’ deyip hayatımıza aynı hızla devam ediyoruz.
Peki bir sonraki zorlu deneyimin içinden geçmek zorunda bırakılan ‘Neden siz olmayasınız?’