Endişe, stres ve sükûnet hayatımızın kaçınılmaz bir parçası… Stres, hayatın üzerimizde yarattığı baskıyı hissettiğimiz, büyük değişimler karşısında endişelendiğimiz ve kontrolü kaybettiğimizi düşündüğümüzde verdiğimiz bir tepki. Günümüzde hemen her duygu durumumuzda “stresliyim” ifadesini kullanıyoruz. Peki, hayat, Yaradan veya doğa dediğimiz güç, bu baskı ile bize ne anlatmaya çalışıyor olabilir?

Aslında hayat, bu stres ile bize sorular soruyor, bizi sarsıyor ve neyin peşinde koştuğumuzu düşünmeye davet ediyor. Stres, hayatın bize sorduğu sorulara kulak vermediğimizde ortaya çıkan bir tepkidir. Bu gerginlik hem hayatı sorgulamamızı sağlıyor hem de gelişimimiz için önemli bir faktör. Zorlu, stresli koşullar bizi odaklanmaya ve çözüm bulmaya itiyor.

Peki stresle nasıl başa çıkabiliriz? Her şeyden önce stresin sebebini anlamamız gerekiyor. Genellikle bir şeyleri başarmak, halletmek istediğimizde karşımıza çıkan engeller bizi strese sokuyor. Hayatın anlamını öğrenerek, her şeyin bir amaca göre olduğunu idrak ederek stresle başa çıkabiliriz.

Hayatın bu geriliminden kaçamayız. Hayat bizi her zaman gerecek. Fakat duygularımızla samimi bir ilişki kurarak bu gerilimle başa çıkabiliriz. Ancak güvensizlik, yalnızlık ve samimiyet eksikliği, duygularımızla yüzleşmemizi zorlaştırıyor. Duygularımızla bağlantı kurmak için, öncelikle onlara sebep olan koşulları değerlendirmeli ve bilimsel bir yaklaşım benimsemeliyiz. Duygusal bir tepki yaşadığımızda, etki ve sonuç arasındaki ilişkiyi anlamaya çalışmalıyız. Sebebin ardındaki aklı anladığımızda, olayın amacına odaklandığımızda, stresi bir araç olarak kullanabiliriz. Anlayamasak bile, zamanla o duygunun içinden çıkıp aklımızı kullanmaya başlayabiliriz.

Dünyevi hayatta yeterince stresliyiz. Peki manevi ilerleyişimiz için strese ihtiyaç var mı? Evet, maneviyatımız için de belirli düzeyde stres gereklidir. Maneviyat, bulutların üzerinde uçmak demek değildir. Manevi çalışmada kendimizi sürekli analiz ettiğimiz için stres ve gerginlik yaşarız, ancak bu olumlu bir şeydir. Önemli olan stresi doğru yönetmeyi öğrenmektir. Bunun için de amacımıza odaklanmalıyız. Stresin kaynağını bulup, çözüme yönelik bir çalışma yapmalıyız. Bu çalışma hem kendimizle hem de ilişkide olduğumuz kişilerle olmalı.

Gelelim günümüzün popüler kişisel gelişim akımlarının önerilerine… “Kendini sev, kendine güven” gibi söylemlerin stresi çözmede etkili olacağını düşünmüyorum. Zaten kendini seven ve kendine güvenen bir insan neden stres olsun? Kontrolümüzde olmayan birçok şey var. Sükûnet ve sakinlik, lafla değil, çalışmayla elde edilir.

“Akışta olmak” ifadesi, hayatın akıntılarına rağmen manevra yapabilmek, hayata bir yaklaşım geliştirmek anlamına gelir. Ancak akışta olmak, her şeyi kadere bırakıp kenara çekilmek demek değildir. Akışta olmak için hayata bir yaklaşımımız olmalı. Bu yaklaşım olmadan stresin üstesinden gelemeyiz.

Hayatımızda her şey bizim elimizdeymiş gibi yaşıyoruz ve bu kontrol etme arzusu stresin kaynağı oluyor. Oysa hayata baktığımızda hiçbir şeyin kontrolümüzde olmadığını görürüz. Elimizde olan tek şey, hayata nasıl karşılık vereceğimizdir. Doğru karşılığı vermezsek stres ve gerginlik devam eder.

Endişelerimizin kaynağı, sürekli kendimizi düşünmemizdir. Kendimizi düşünmekten vazgeçip başkalarını düşünmeye başladığımızda, eksiklik hissetmeyiz. Kendimizi düşündüğümüzde ise sürekli bir eksiklik hissi vardır. Bu da bizi arzuların peşinde bir yarış atı gibi koşturur. Arzuları sınırlamak ise, insanın doğasıyla çelişir ve gerçekçi bir çözüm değildir. Öncelikle insan doğasını anlamalı ve neyin peşinde koşmaya değip değmeyeceğine dair doğru hesap yapmayı öğrenmeliyiz. Gerekli ve gereksiz şeyler arasında doğru analizi yapmayı bilmeliyiz.

Ayrıca bizi harekete geçiren yararlı endişe ile bizi âtıl bırakan, depresyona sürükleyen zararlı endişeyi de iyi ayırmalıyız. Bu ayrım için zamana ve iyi bir çevreye ihtiyacımız var. Çevremizin yararına eylemlerde bulunmaya odaklanırsak ve endişemiz sadece aramızdaki bağı güçlendirerek ortak amacımıza yönelik olursa stres iyi bir şey olabilir. Manevi çalışma ile hayata bir yaklaşım geliştirip endişelerimizi yönetebiliriz.

Ama biliyoruz ki günümüzde anksiyete yaygın bir sorun haline geldi ve insanlar ilaçlara yönelerek çözüm arıyor. İlaçlar kişiyi kayıtsızlığa sürüklemekten başka bir şey yapmıyor. İlacı kestiğinizde endişeniz orda duruyorsa ne yapacaksınız? Amacınız sadece dünyevi problemlerle başa çıkmaksa, manevi gelişiminizle ilgilenmiyorsanız bu çözümler geçici olacaktır.

Oysa hayatının anlamını arayanlar için kalıcı bir çözüm var. Başımıza gelenlerin sebebini anlamak, kaygıyı yok etmez, ancak olaya bakış açımızı değiştirir. Sebebi anladığımızda, olayı bir kaldıraç olarak kullanmaya başlarız. Böylece hayatta kendimize bir rota çizebiliriz. Anlayamasak bile, bir yaklaşımımız olmalı ve olayı bir kenara koyup kafaya takmamalıyız. Elimizde olmayan şeyler için endişelenmenin bir anlamı yok. Elimizde olan şey, başımıza gelenlere nasıl yaklaşacağımızı bilmektir. İyi bir çevre, stresle başa çıkmamızı kolaylaştırır.

Kendimizi değiştirerek dış dünyayı değiştiremeyiz. Ancak içsel değişimimiz, hayata bakış açımızı değiştirir. Hayata bakışımız değiştiğinde, olaylara verdiğimiz tepkiler de değişir. Kendimizi değiştirmekten başka çaremiz yok.

Öte yandan, elbette manevi çalışmada hassasiyet, sosyal hayatta mücadele gerektiren durumlar yaratabilir. Manevi bir çevrede böyle bir durum yaşanmasa da dünyevi çevrelerde rekabet ve insanların bencilliği kaçınılmazdır. Bu zorbalıklara karşı, kişisel karakterimiz ve hayata yaklaşımımız belirleyicidir.

Stresli veya tartışmalı bir durumda susmak her zaman çözüm olmayabilir. Ancak sürekli karşılık vermek de ego çatışmasına yol açabilir. Önemli olan, doğru bir şekilde diyalog kurmayı öğrenmektir.

Psikolojik sağlamlık geliştirmek için kendimizi tanımalı ve hayata doğru bir yaklaşım geliştirmeliyiz. Psikolojik sorunlar, genellikle hayatta olan bitene anlam veremediğimizde ortaya çıkar. Öngörülemeyen durumlarla başa çıkmak için elbette tecrübeli kişilerden tavsiye alabiliriz. O konuyu bilmiyorsam konuya hâkim birinden yardım almalıyım.

Manevi öğretmenlerin çoğunun, kaosun ve rekabetin içinde bulunmayı tercih etmemesinin bir sebebi var. Mutluluk ve huzur, sadece insanların arasındaki sevgide bulunabilir. Mal ve mülkten vazgeçmek de mala mülke dalmak da mutluluğu getirmez. Kalıcı mutluluk, ancak insanlarla aramızdaki sevgi bağında mümkündür.

“Direnç gösterdiğimiz durumları fark edip içinden çıkabiliriz” diyen Budist öğretisine katılıyorum. Ancak kendimizi ve hayatı anlamadan gerçek huzura kavuşamayız.

“Eline, diline, beline hâkim ol” atasözünde de olduğu gibi, kısıtlama ağızdadır. İçsel çalışmamızda alma arzumuzun bize neler getirebileceğini hesaplamaya çalışırız. Manevi olarak gelişmek isteyen biri dünyevi arzularla değil, manevi arzularla ilgilenir. Doğru niyetle yanlış niyet arasındaki çizgide dururuz. İnsanların arzularını yargılamayız, çünkü arzuyu değiştirmek mümkün değildir.

Sükûnet asıl amacımızdır, yani bütünlük içinde olmak, hiçbir konuda eksiklik hissetmemek… Oysa günlük hayatımızda, sürekli bir eksiklik duygusu içinde koşturuyoruz. İçimize odaklanıp dünyayı içimizde yaşamaya başlarsak sessizleşir ve kendimizle, hayatla ve doğa aynı çizgiye otururuz.

Konuşmak önemli… Henüz birbirimizi hissedecek seviyede değilsek, doğru bir şekilde diyalog kurarak birbirimizi anlamaya çalışmalıyız. Kendimizi susturup karşımızdakini dinlediğimizde, onu kendimize dahil ederiz. İçsel olarak sessiz ve karşımızdakine odaklı olmak sükûnet yani bütünleşme için en güzel yöntemdir.

Sonuç olarak, hayatın amacına göre yaşamamız, stresten ve gerginlikten kurtulmamıza yardımcı olur. Bunun için egomuzu anlamalı, iyi bir çevre edinmeli ve hayatımızın anlamını keşfetmeliyiz.