Toplum olarak yeterince kitap okumadığımıza dair, hemen hemen her gün yakınmalar duyuyoruz. Haksız da sayılmaz bunu söyleyenler. İstatistiklere göre okuma oranımız neredeyse yok denecek kadar az. Oysa büyük şehirlerdeki kitap fuarlarında yığınla kitabın görücüye çıktığı da açık. Bütün bu kitaplar okuyucuya ulaşma niyetiyle yazılmış, emek verilmiş eserler.
Edebi bir eser ancak yazar, eser ve okur üçgeni tamamlandığında edebi eser olarak kabul edilebilir. Bu durumda aklıma; “her yeni gün yüzlerce baskısı yapılan, isimlerini henüz duyduğumuz, hatta hiç duymadığımız kitaplar gerçekten okura ulaşabiliyor mu?” sorusu geliyor.
Fuarları dolaşırken zihnimi kurcalayan bir başka soru da; “bunca seçenek varken, okur bu kalabalığın içinden benim yazdıklarıma neden ilgi duysun?” sorusu. Bunu bir arkadaşıma dillendirdiğimde;
“Öyle düşünme. Bir kişi bile olsa, okuru gelip senin eserini bulur.” demişti. Peki bir kişi eseri okuduğunda bu sanat eseri olma özelliğini kazanmış olur mu?
Özellikle kitap bastırmanın ön değerlendirmeye tabi tutulmadan, paraya endekslendiği günümüzde, karşımıza çıkan binlerce kitap gerçekten okuyucu bulabiliyor mu? Yazık ki adını duyurmuş isimlerin eserlerinin dışında yayımlanan kitaplar, ancak eş dost ilişkileriyle alıcıya ulaşabiliyor. O da ilk basımında. Alıcı diyorum. Okuyucu diyemiyorum çünkü; hatır gönül için alınmış kitaplar, muhtemelen evin bir köşesine ya da varsa kitaplığa bırakılarak okuyucusunu bekliyor. Belki de bir gün dar odaların kalabalık görüntüsünde ilk suçlulardan olup, başka yerlere gönderilebileceklerini bilmeden. Hatta -üzülerek söylüyorum-çöplere bile bırakılanlar olabiliyor.
İlgi duyulan konu ve edebi alanlarda bile ülkece okuma oranımız çok düşükken, hiç ilgi duymadığı bir konuya ilişkin kitapları, hatır gönül nedeniyle edinenler, muhtemelen aldığı eseri okumak için çok da istekli olmayacaktır.
Benzer koşullarda edindiği kitabı okuma niyetiyle alıp, ilk fırsatta okuyanları da tanıyorum. Bu istisna okurların çoğalmasını yürekten diliyorum.