İnsan, gerçekte nasıl olduğunu bilmediği bir gerçekliğinin içine doğuyor, o gerçekliğin sadece ve sadece kendi payına düşen kadarını deneyimliyor ve geri kalanını yok sayarak ömürler tüketiyor. Birbirimizden ayrı, birbirimizi yaşamaya çalışıyoruz. Bunu yapmak için gerçekten çaba gösterdiğimizde ise anlıyoruz ki, kendi dışımızda neler olup bittiğine dair en ufak bir fikrimiz yok. Aramızda uzanan derin uçurumları, ancak yol alıp o uçurumun kenarına gelince fark ediyoruz zira görünmeyen duvarlarla birbirimizden ayrılmışız. Tüm sorunlarımızın altında yatan şey de bu! İnsan hissedemiyor…
Düşünsenize, içinde olduğumuz, içine doğduğumuz dünyaya, her gün saatlerce konuştuğumuz en yakın dostumuza, sözüm ona canımızdan çok sevdiğimiz değerlilerimize dair hiçbir fikrimiz yok. Ne kendimizi gerçekte olduğumuz haliyle görebiliyor ne de bir başkasını hissedemiyoruz. Bu yüzden iletişim kuramıyor, iletişim kuramadığımız için de mutsuzluğun bize eşlik ettiği yalnız hayatların içinde kayboluyoruz. Peki birbirini anlamayan, hissedemeyen insanlar ne yapıyor? Savaşıyor, saatlerce, aylarca, yıllarca, bin yıllarca savaşıyor. Kazananın aslında kaybettiği bir savaşın içinde, gizlice savaşma ve kazanma taktikleri geliştiriyor.
Ama buna mahkûm değiliz. Bir hastalık geldiyse şifası ondan önce gelip yerini almış olmalı. Şifayı aramaya ve bulmaya niyet edenler, gerçek ne kadar acıtırsa acıtsın yollarına devam ediyor. Yolun kendisinin gerçeğin şifası olduğunu fark etmeleri de uzun sürmüyor. Yola çıkarken kalbimizi dolduran düşünce, niyet aslında bir seçim yapmamızı, daha yolun başındayken, farkında olmadan nereye gideceğimizi belirliyor.
Kendi dışımızdaki dünyaya dair tek bir canlıyı olsun hissetmek demek, kendi realitemizin de değişmesi demek çünkü bunu algılayabilme seviyesine geldiysek, dönüşmüşüz ve kendi dışımızdakini algılamak ve hissetmek için, daha önce sahip olmadığımız bir duyu organı yeni bir kalp almışız demektir.
Biz insanlar iki zıt şey aynı anda karşımıza çıkmadan her ikisini de algılayamıyoruz. Bizim bir şeye ‘var’ diyebilmemiz için, iki zıt koşulun da aynı anda gözümüze görünür olması, kalbimize dokunması ve hücrelerimize işlemesi gerekiyor. Aksi taktirde her ikisi de bizim için ‘yok’ hükmünde!
Bu yüzden kendi doğamızı öğrenmek ve kendimizi gerçek anlamda deneyimlemek zorundayız. Bunu yapabilmek için de kendi doğamıza zıt olan bir doğayla çalışmak zorundayız. Yoksa ne ‘ben’ varım ne de kendi doğama ‘zıt’ olan!
Bu çalışma duygusal tsunamilere neden olabilir elbette zira bu yol, bizi doğru bildiklerimizin tümüyle yanlış olduğunu göreceğimiz bir yere çıkarabilir. Ama gerçeğe ulaşmak ve sonuna kadar sadece ve sadece gerçeği deneyimleyebilmek için bunların içinden geçmeye değer.