Günümüz dünyası değişkenleri bol, duygu ve düşüncelerin borsa gibi sürekli hareket halinde olduğu, mental gürültüsü çok ve kaotik bir yer. Gün boyu az ya da çok bir şekilde temasa geçtiğimiz herkes, en az bir düşünce ve duyguyu bize aktararak, kendi dünyasından bizim dünyamıza imzasını atıyor; kalbimiz beklentiler ve sorumluluklar arasında var gücüyle atmaya çalışıyor. Karışıyoruz haliyle, ‘Hangi düşünce benimdi, hangisini yoldan geçerken istemeden bile olsa ödünç almıştım?’

Sanki merkezlerimiz farklı, birbirimize yaklaşmaya korkar olduk. Bir adım daha atarsam, başka birinin merkezine çekilirim ve kendi merkezimden olurum korkusuyla boğuşuyoruz. Öyle ya, bizi en yakın çemberimizdeki insanlar tanımlayacak, ipler onların elinde olacak.

Bunların hepsi bir araya geldiğinde ruhumuzu yoruyor, zihnimizi karıştırıyor ve iç huzurumuzu yerle bir ediyor. Peki, bu kaosun ortasında, kendimize huzur bulacağımız bir sığınak inşa etmek mümkün müdür?

Dış dünyadaki kaos, içsel sessizliği bulmak için bir fırsat. Kaos, her ne kadar korkutucu görünse de, çoğu zaman büyümenin başlangıç noktası. Bir fırtınanın ortasında, doğanın en büyük gücünü sergilediği anlarda bile, bulutların üstünde bir sessizlik var. Tıpkı gökyüzü gibi, içsel dünyamızda da her zaman bir tür derin sessizlik mevcut. Bu sessizliği bulmak, kaosun ötesinde huzura ulaşmanın ilk adımı olsa gerek.

Birçok kişi hayatı boyunca mutluluğu ve huzuru yakalamak için bir şeylerin peşinden koşuyor; başarı, para, ilişkiler, statü… Ancak, ne kadar çok peşinden koşarsak, o kadar çok tükeniyoruz. Gerçek huzura ulaşmak için bazen bırakmak da gerekir. Bırakmak; kontrolü, korkuları, beklentileri serbest bırakmak…

Hayatı olduğu gibi kabul etmeyi öğrenmek, en zorlayıcı eylem zira bunu yapabilmek için hayatın nereye doğru aktığını görüyor olmamız lazım. Bu da kendimize yukarıdan, tepeden, dış çemberlere olan etkimizi de hesaba katarak bakmayı gerektiriyor. O zaman belki de üzerimizde işleyen güce hak vermeye başlayacağız. Çünkü bizi asıl yoran şey, hayatı kontrol etmeye çalışmak. Oysa derinlere indikçe, hayatı kontrol etme gücümüzün olmadığını anlamaya başlıyoruz. Bu durumda da hayatın daha derin katmanlarına yelken açmak durumunda kalıyoruz çünkü bir sonraki soru: ‘Hayatımı ben kontrol etmiyorsam, kim kontrol ediyor?’ oluyor.

Bazen hayat bize başa çıkmakta zorlandığımız meydan okumalar getiriyor. Ancak kaotik anlarda bile, direnmek yerine bırakmayı öğrenirsek, kaosun bizi yok etmek yerine, güçlendirdiğini fark edeceğiz. Bir nehirde akıntıya karşı yüzmek yerine, suyun bizi taşımasına izin vermek gibi… Dalgalar gücümüzü aştığında, dalgalar geçene kadar dalgalara boyun eğmek gibi…

Huzur, olayları ve insanları kontrol etmekten vazgeçtiğimizde gelir. Her şeyin kendi doğal akışında olduğunu, bazen sadece “olmasına” izin vermenin en doğru seçim olduğunu fark ettiğimizde! Etrafımızda uçuşan denklemleri oldukları haliyle, büyük denklemdeki yerlerine doğru hareket ederken gördüğümüzde, en büyük denklemi yaşamaya başladığımızda, kusur diye gördüklerimizin aslında tam da öyle olması gerektiği için kusurluyu oynadığını gördüğümüzde, bu kozmik oyuna aktif olarak dahil olabileceğiz.

Kaosun ortasında huzuru bulmanın yollarından biri de, kendini her gün yeniden keşfetmek. Çoğu zaman kaos, dış dünyanın gürültüsü varken, kendi sesimizi duyamadığımız için daha da zor geliyor. Ancak, kendimize sessizlik, derinleşme, kalplerimizdeki katmanları birbirinden ayırma anları ayırdığımızda, ruhumuzun fısıldadığı gerçek ihtiyaçları, arzuları ve özlemleri duymaya başlarız. Kendimizi buldukça, dış dünyanın karmaşası önemini yitirmeye başlar. Çünkü en derinlerde, hepimiz biliyoruz ki, huzur dışarıda değil; içimizde. O içsel huzuru bulduğumuzda, dış dünyada ne olursa olsun, bir fırtına bile kopsa, sarsılmayacağız. Çünkü biz o fırtınanın ötesindeki sessizliğin denklemdeki eşsiz yerini tanıyor olacağız.

Kaosun içinde huzuru bulmanın bir diğer anahtarı da şefkat ve bağışlamadır. Hem kendimize hem de başkalarına karşı şefkatli olmayı öğrenmek, kalbimizdeki yükleri hafifletir. Dünyanın karmaşasına, çoğu zaman kendimizi ya da başkalarını suçlayarak  hatırı sayılır miktarda katkıda bulunuyoruz. Ancak, geçmiş hatalarımızı affedip, kendimize de şefkatle yaklaştığımızda, içsel bir rahatlama hissedeceğiz. Bu da, kendimize verdiğimiz en büyük hediye olacak zira o andaki senin, elinden gelen her şeyi zaten yapmış olduğunu, buradaki sen artık anlamış olacak.