Savaş… İnsanın insana duyduğu içsel nefretin en acı ve en keskin dışavurumu. Mutlu ve huzurlu bir şekilde yaşamak varken kim derin acılar içinde boğulmak ister ki? Elbette bunu istemeyiz. Ancak insanlık tarihine baktığımızda savaşların kaçınılmaz olarak patlak verdiğini görüyoruz. Tıpkı son zamanlarda şahit olduğumuz gibi…
Nasıl bir insanın toplumun içinde yaşayıp toplumla bağ kurması bir tür zorunluluk yani doğa kanunuysa, bireylerden meydana gelen toplumların bir diğer toplumla bağ kurması da bir tür zorunluluk yani üzerimizde işleyen doğa kanunlarının bir sonucu.
Yani bu bağlamda diyebiliriz ki, bütün dünya istese de istemese de görünmeyen bir iple birbirine bağlı. Bu noktada ciddi bir soru doğuyor: Madem toplumlar doğa kanunları tarafından birbirleriyle bağ kurmaya zorlanıyor, öyleyse neden bunu yapamıyorlar?
Aslında fark etmeden bile olsa bunu yapıyorlar ancak burada ince bir ayrım var: Toplumlar arası bütünlük ve doğru bağ yani barış madalyonun ön yüzüyken, toplumlar arası savaş ve tersten bağ yani savaş madalyonun arka yüzü.
Tüm bunlarla beraber, günümüzdeki toplumlar tarih boyunca yaşanmış olayların ve edinilmiş tecrübelerin bir ürünü diyebiliriz. Yani hayat, bireylere olduğu gibi toplumlara da tecrübe yaşatıyor. Soru şu ki, geçmişteki tecrübelerimizden ders çıkartmayı öğrenebiliyor muyuz?
İnsanın ve yine bu bağlamda toplumların öyle bir doğası var ki doğru ve nihayetinde kendi iyiliklerine olanın ne olduğuna dair anlayışa ancak iki zıt koşulu deneyimledikten sonra gelebiliyor. En büyük barış adımları en büyük savaşlardan sonra atılmadı mı?
Bu noktada, belki de hepimizin bildiği şu anlatıya yüzeysel bir bakış açısıyla değinmeden geçemeyeceğim: Hz. Adem’in ilk oğulları yani ilk kardeşler arasında açığa çıkan bir tür çatışma halinden… Yani gerçekten de uzuuun zamandır bir şeyler öğrenememişiz… Benzer şekilde, Hz. İbrahim’in oğullarının nesillerinin yine kardeş olması gerekirken yani birbirlerini tüm farklılıklarına rağmen koşulsuz sevmeleri, birbirlerine karşı koşulsuz bir kabul ediş göstermeleri gerekirken yine aralarında kurulması kaçınılmaz olan bağı tersten kurduklarına şahit oluyoruz.
Yalnızca basit bir şekilde düşünelim: Bir baba oğullarının kardeşçe yaşamasını mı yoksa düşmanca yaşamasını mı ister? Benzer şekilde, iki kardeş babalarından miras kalan bir toprak davası için birbirlerini öldürdü diye haberlere çok sık çıkar bilirsiniz… Oysa ki kardeşler kendi çıkarlarını bir tarafa bırakıp, aslında babalarının onlara bıraktığı en büyük mirasın birbirleri olduğunu anlasalar, işte o zaman kendi aralarındaki barışı sağlayabilirler ve böylelikle babaları da mutlu olur.
Nihayetinde babadan oğula, nesilden nesile miras kalan bir dünyada yaşıyoruz. Eğer kendi oğullarımıza barış dolu bir dünya bırakmak istiyorsak öncelikle kendi aramızdaki toplumsal barışı sağlamalıyız ve içimizde doğan nefreti dışa vurmadan sevgiyle örtmeliyiz.