Tüm insanlık tarihine işlenmiş olan karanlık ve aydınlığın, iyi ve kötünün savaşı kendi dışımızda değilmiş meğer. Bu her birimizin her an içine doğduğu amansız bir savaşmış. En kanlı savaşlar da içimizde, kalbimizdeymiş. Kaybetmek kaderimiz gibi görünse de bu savaşı kazananların rehberliğiyle kendimizi kaderimize teslim olma kuyusundan çekip alabilirmişiz.

Belli ki hepimizin karanlık tarafları var bu karanlık bizden gizli. Kimsenin sahiplenmediği, peşinde koşmadığı, üstüne alınmadığı, sözüm ona yanına bile yanaşmadığı kötü kokan, sanki dışımızdaymış yanılgısında bize eşlik eden bir şey bu. Bu karanlığı ifşa etmek için, tıpkı karanlık bir odaya giren ışığın karanlığı deldiği gibi ışığa ihtiyacımız var. Elbette buradaki ‘ışık’ ifadesi anlayışa, aydınlanmaya, fark etmeye, uyanmaya, görmeye, hissetmeye işaret ediyor. Yoksa yukarıdan bir ışık inip her şeyi bizim adımıza yapacak değil.

Hayatı izleme konusunda ustalaşmamız şart. Kendimizi karanlıktan geçerken, karanlığa girerken, karanlığa çekilirken durdurma gücünü kazanmak için, bu konuda ustalaşmamız şart.

Öyle bir koşula geldik ki hiçbir şey gizli kalmıyor. Saklanan ne varsa ifşa oluyor ve öyle görünüyor ki dahası var!

Neden, kimden saklanır insan? Kimi, kimleri sonsuza kadar kandırabilir kendinden başka. Ne olduğumuzu, aslında nasıl bir doğaya sahip olduğumuzu keşfetme yolculuğunu her birimiz bizzat tamamlamak zorundayız. Kaçış yok!

İyilik yok içimizde. Sadece karanlığı saran mazeretlerimiz, kendimizi haklı çıkarma çabamız var. Gel gör ki bizi kör eden de bu… Kendimizi, ille de kendimizi haklı çıkarma çabası!

Haklı olsak ne olur ki? Bu neyi değiştirir? Gözümüzün gördüğü bataklığı, çevremizdeki insanların kendini gönüllü olarak karanlığa teslim ettiği gerçeğini, matruşka bebeklerin içine kaçmış sözüm ona kötü ruhları? Bu neyi değiştirecek? Kime fayda sağlayacak?

Kötülüğün gözümüzün önünde dans etmesine izin vermekte kötülük. Onu, toksik etkisini artıracak her eylem, her katkı, her alkışta kötülük. Neyi alkışladığımıza, neyi göklere çıkarıp, neyi ayaklar altına aldığımıza dikkat etmeli demek ki.

Hepimiz aynı bottayız. Aramızdan kim o kayığa delik açarsa açsın, hangi mazeretleri sunarak kendini haklı çıkarmaya çalışırsa çalışsın o kayık delindiğinde hep birlikte boğulacağız.

Oraya gelmeden dışımızda gördüğümüz her şeyin izdüşümünü içimizde aramalı, saklandığı yerden çıkarıp, onun gözlerine bir de gün ışığında bakmalı.

Hepimizin karanlık hem de çok karanlık bir tarafı var. Mesele bu karanlığı örtecek ve toksik etkisini azaltacak kalın bir örtü bulmakta. Bu örtü ise, karanlığı yenebilecek tek örtü, tek güç. Buna ‘sevgi’ diyoruz. Ama öyle böyle bir sevgi değil bu! Bu karşılığında hiçbir fayda sağlamayı amaçlamadan sevmek, onun mutlu olması için mutsuz olmayı göze almak, ondan çalacağına kendinden çalmak, içeride egon sana tırnaklarını geçirip, canını yakarken ondan koparabildiğin kadar büyük bir parça koparıp masaya koymak. Dedim ya bu öyle böyle bir sevgi değil. Bizi kurtaracak olan bot, düştüğümüz bataklıklardan çekecek olan halat, bize uzanan şefkatli el…

İyi değiliz ama iyi olmayı seçebilir ve bunda ısrar edebiliriz. Herkese ve her şeye rağmen içimizdeki iyiliğin, karanlığın üstüne çıkmasına izin verdiğimiz müddetçe rahat nefes alabileceğiz. Belki de ancak o zaman birbirimize nefes olacağız, can olup, can katacağız! Belki de ancak o zaman kalbimize tırnaklarını geçiren kirli ellerin neyi bulmamızı istediğini anlayacağız. Belki de bu savaşı kazanınca, kirli el olarak gördüklerimize minnettar kalacağız zira ancak o kirli eller kalbimizdeki karanlığın yerini biliyor. Çünkü bir tek onlar birbirine çekim duyup, birbirini anlıyor.