İnsanın en temel doğası, kendini sevmektir. Bütün aklını, hislerini, özgür seçimlerini, yaşantılarını bu temel doğası üzerine inşa eder ve bütün realiteyi bu şekilde algılar. Kendini sevme doğası, genel doğa kanunlarına ve toplumsal yaşamın gerekliliklerine zıt olduğundan, tam da bu kusurdan dolayı, realiteyi kusurlu olarak ve gerçek olanın tam tersinde algılar. Oysa ki bütün realite, kusursuz bir bütünlük içerisindedir ve insan, kendini sevme kusurunu düzelttiğinde ve kendini değil de başkasını gerçekten sevdiğinde, bambaşka bir realiteyi, gerçek realiteyi algılamaya başlar.

İki insan arasındaki anlaşmazlıklardan, en büyük toplumsal anlaşmazlıklara, örneğin savaşlara kadar, bütün olup bitenler, sadece bu kusurdan kök alır. İnsan, kendisindeki bu kusuru düzeltmediği sürece, kendini sevmeyi bırakıp, başkasını sevmediği sürece, mutlu bir ilişki, huzurlu bir aile ve dolayısıyla da düzgün işleyen bir toplum kuramaz. Toplumun en temel dinamiği aile olduğundan, kadın ve erkek arasındaki doğru ilişki, bütün toplumun gidişatını ve mutluluğunu belirleyen en temel unsurdur.

Kolektif bilinçaltına yerleşmiş olan ve herkes tarafından bilinen, birçok anlatı vardır. Bunun nedeni, bu anlatıların, realitede büyük yer kaplamaları ve esas gerçeklikten bahsetmeleridir. Leyla ile Mecnun, bu anlatıların belki de en bilinenlerindendir.

Peki, kimdir bu Leyla ile Mecnun ve bu hikâye bize ne anlatır? Leyla ile Mecnun, birbirlerini seven iki arkadaş, iki dosttur. Hayat, onların kavuşmalarını öteleyen, kendilerine özgü ve kendilerinden bağımsız bazı koşulları, engelleri, bulanıklıkları ve bilinmezlikleri karşılarına çıkartır ki, işin sonunda gerçek özleme ve sevgiye, gerçek kavuşmaya gelebilsinler, zira özlem olmadan, gerçek sevgi ve kavuşma inşa edilemez. Böylelikle, kendilerini sevme kusurlarının üstesinden gelebilecekler ve bu kusurlu doğalarını düzelterek, bir başkasını, birbirlerini gerçekten sevmeye gelebilecekler. Bunun sonucunda, gerçek realiteyi, bütünlüğü ve sonsuzluğu, aralarındaki sevgi bağında ifşa edecekler.

Leyla, “gece” demektir ve Mecnun geceyi sevebildiğinde, Mecnun adını alır. Gece ise ışığın, henüz karanlık odayı aydınlatmaması, yani O’na kavuşup kavuşamayacağının bilinmezliği anlamına gelir. Mecnun, geceyi, yani O’na kavuşup kavuşamayacağının bilinmezliğini sever, zira ancak bu şekilde, kavuşma özlemini koskoca bir kap haline getirebilir ki, daha sonradan bu kap, Leyla’sı ile dolabilsin.

Leyla, Mecnun’u sevmesine rağmen, bir başkasıyla evlendirilir. Leyla, bir başkasıyla olmasına rağmen Mecnun, hiçbir şekilde bu aşktan ve sevgiden vazgeçmez, zira gerçek sevgi, mevcut “–e rağmen” koşullarının üzerine çıkılarak inşa edilir.

Bizler de kadın ve erkek arasındaki gerçek sevgi bağını inşa edebilmek için, mevcut engellerin üzerinde seyretmeli ve mantığımızın ötesinde hareket etmeliyiz, zira mantığımız, kusurlu kendini sevme doğamızın bir ürünüdür. Mevcut mantığımıza saplanıp kalmamalı, her seferinde, kendimizi sevmekten başkasını sevmeye gelerek, mantığımızın üzerinde yeni ve daha gelişmiş bir mantık inşa etmeliyiz, ta ki kendini sevme doğamız, tamamen başkasını sevme doğasıyla yer değiştirene dek.

Mecnun, aşkının ve sevgisinin artması için dua eder. Yani, kendini sevme doğasından tam anlamıyla kurtulmayı arzular. Çöllere kaçarak, vahşi hayvanlarla yaşamaya başlar. Bunun anlamı, kendine olan sevgisinin ne kadar da büyük olduğunu ifşa etmesidir, zira vahşi hayvanlar, kendimize olan sevgimizi ima eder. Dolayısıyla, Mecnun’un yolu henüz bitmemiştir.

Leyla’nın kocası bir süre sonra ölür ve Leyla’nın hayatından çıkar. Bu sırada Mecnun, çöldedir ve sevgiyle yoğrularak yanmaya, pişmeye ve sonra da olgunlaşmaya başlar. Mecnun, artık kendini sevme temel doğasını tersine çevirmiş ve başkasını sevme doğasını edinmiştir. Böylelikle, kusurlu olan temel doğası değiştiği için, realite algısı da değişmiştir. Bu nedenle, “Dünyayla bütün bağlantısı kesilir ve sadece ruhuyla yaşar hale gelir. Leyla’nın vücudu da dahil olmak üzere, bütün maddi varlıklarla ilişkisi bitmiştir” diye yazılıdır. “Dünyayla bütün bağlantısı kesilir,” yani artık realiteyi, kendini sevme doğasından algılamıyor. “Ve sadece ruhuyla yaşar,” bunun anlamı, realite algısının, başkasını sevmek olarak değişmesidir, zira ruh, başkasını sevme doğasını edinmiş kişinin realiteyi algılama biçimidir ve bu yeni doğayla öteki dünya, yani benin dışında olan mutlak bütünlükteki sonsuzluk, Yaradan algılanır. Aynı zamanda, “Bütün maddi varlıklarla ilişkisi bitmiştir” diye yazılıdır ki, bu da maddesel doğasının, manevi doğayla değişmesi anlamına gelir, zira maddi algı, kendini sevme doğasından kaynaklanır ve başkasını sevme doğası edinilerek, manevi realite, yani esas gerçeklik algılanır.

Bir gün Leyla çölde onu bulur ama Mecnun onu tanımaz ve ““Leyla benim içimdedir, sen kimsin?” der, zira bütün gerçeklik ve dışımızda algılananlar, esasen yalnızca kendi içimizde olup bitenlerdir ve Mecnun, Leyla’yı sevmekten, Yaradan sevgisine gelir. Bu da Yaradan’ın sevgi niteliğinin Mecnun’da kıyafetlenmesi, yaratılanın tüm sıkıntı ve engellere rağmen, Yaradan’ın sevgisine karşılık vermesi ve Yaradan’la sevgi bağı kurup, O’nunla birlikte iki sevgili olarak sonsuzlukta yaşamasıdır.

Leyla, Mecnun’un ulaştığı mertebeyi anlar ve evine geri döner ve üzerinden fazla zaman geçmeden, Leyla, hayata gözlerini yumar. Leyla’nın öldüğünü öğrenen Mecnun, onun mezarına gidip uzanır ve canından can gitmiş gibi, hıçkıra hıçkıra ağlar. Yaradan’a feryat figan dualar ederek, canını almasını, kendisini Leyla’sına kavuşturmasını ister. Duası kabul olur, göklerin gürlemesiyle birlikte, Leyla’sına kavuşur Mecnun.

Biliniz ki, ölüm algımız bile, mevcut kusurlu doğamızın, realiteyi kusurlu algıma şeklinin bir ürünüdür. Kendimizi sevmekten çıkıp, benimizin ötesini algılayabildiğimizde göreceğiz ki, ölüm değil, sadece yaşam var ve O’ndan başkası yok. Yeter ki, kendinizi değil, Leyla’nızı, başkasını sevin.