İnsan toplumsal bir varlıktır. Yalnız yaşamak doğasına uygun değildir. Hayatın her alanında diğerinin varlığına ihtiyaç duyar.
İnsan duyguları düşünceleri ve niyetlerini ifade için başkalarıyla iletişim kurar, başkalarının da duygularını anlamaya ve onlara karşı empati kurarak duyarlı olmaya çalışır ki ancak ve ancak diğeriyle sosyalleşip ve toplumsallaşsın. Bu toplumsallaşma sürecinde ise sosyal uyumu sağlamak için başkalarının beklentilerini karşılamak yoluna gider. Böylece çeşitli yollar kullanır. Gerek aile içi rollere gerekse iş yerindeki görevlere kadar sosyal yaşam içerisinde çeşitli roller edinir. Bu roller doğrultusunda işte, yeme içme, konuşma, gezme, giyim tarzından, takım seçme, dinsel ve politik eğiliminden tutalım da gülme biçimi dahil tüm tutum ve davranışlara kadar geniş bir yelpazeyi kapsayacak şekilde genele göre hareket ederek toplumsal yaşama uyum sağlar. Böylece insan, içinde yer aldığı çevrenin verili toplumsal değerlerine, sosyal norm ve kurallarına göre şekillenir ve sonuna kadar benzeşip istediği sosyaliteyi de elde eder. Artık o toplumun ürünüdür. Bunun için pek çok örnek sunabiliriz.
Örneğin Türkiye’de selamlaşmak niyetine büyüklerin eli öpülürken Japonya’da büyüklerin önünde eğilme geleneği vardır. Türkiye’de yemek yerken çatal-kaşık-bıçak kullanılırken yine Japonya’da yemek yenilirken chopsticks denilen çubuklar kullanılır. Yine cenaze törenlerinde dünya genelinde yoğun yas hüzünlü bir atmosfer ortamında ölen kişinin ardında yakınlarına taziyeler sunulurken Gana‘da cenaze törenleri renkli ve neşeli bir atmosferde geçer. Ölen kişinin hayatını yansıtan “fantezi tabutlar” ile kutlama yapılır ki bu da o toplumun genel normudur ve bir Ganalı da bu öğrenmişlikten azade değildir.
Toplum da zaten toplumsallaşmayı teşvik eder. Bu teşviki gereğince yerine getiren birey, başlangıçta kendini çok değerli hisseder. Yere göğe sığmaz. Çok mutludur. Aynanın karşısına geçer topluma benzedikçe benzemek, benzedikçe benzemek ister. Ayna tam da bu işi görür insanı toplumun istediği şekle şemale sokmaya aracı olur. İnsan aynada beğendikçe beğenir beğendikçe beğenir kendini. Öyle ki bir noktadan sonra kendinden geçer (şanslıysa düşer ve kendine yabancılaştığında büyük travmaya uyanır). Zahire fazlasıyla benzedikçe bâtınî denge çubuğu aşağı kayar ve insan kendi içinden düşer. Büyük bir yabancılaşmayla karşı karşıya kalır.
Belki, belki ,belki ruhu üşür.
Çünkü insan evvela kendi gözünde kendine bakmaya, kendi gözünde kendini görmeye kendini değerlendirmeye ihtiyaç duyar. Derin benliğiyle bağlantı kurmak kalbinin arzularının yüzündeki yansımalarını görmeyi arzular. İçsel benliğiyle temasa geçmek, beni tanımak ister!
Kendine saklı halini başkalarının gözünden görmeden öte gerçekte olanla temas kurmak ister. Gizli sırlarını evvela kendine aşikâr etmek ister. Daha sonra da içerdeki ile dışarıdakinin ne kadar benzeştiğini bilmek ister. İç beni ile dış benini dengelemek ister. Bütünleşmek ister. İnsan bütününe ulaşmak için diğer kırılmış parçalarıyla bir araya gelmek ister. Bu kırılmış parçalar diğer suretler misali dışarıdaki insanlardır. Onlarla kendine aynalık yapmak ve kendini tamamlamak ister ki bu anlaşılır bir şeydir. Fakat sadece dışardaki aynaya bakar, onu parlatır ve içerdeki aynayı paslatırsa aynanın değil kendi benliğinin parçalanacağının canlı şahidi olur.
O halde daim olarak insanın bir yüzü topluma yani zahire bakıp dışardan ışık alırken bir yüzü de içine dönüp kalbinden içerden ışık almalıdır. Bir olanı çoğaltıp asıla suret veren ayna, “ayna bakan”ın payına aslı ve sureti bir denge ile kucaklamak düşer. Çünkü nihayetin de hepsi birdir ve kendidir. Ve yine de yine de aslolan “dengedir”. Tüm varoluş bir denge ve bütündür, birlikte kucaklanmak ister. Suret asıldan ziyade değildir.