Aileler büyüdü, kabile oldu. Kabileler büyüdü, ülke oldu ve nihayet yirmi birinci yüzyıldaki devletlere kadar geliştik. Atalarımızın ortak tarihiyle birlikte kendimizi bu topraklarda bulduk. Ekmeğini yedik, suyunu içtik. Yan yana savaştık, öldük, dirildik, yedik, içtik, bayramlar yaptık, hüzünler yaşadık, kucaklaştık, kavga ettik… Ama ulus olamadık.

Bizler de tüm ülkeler ve uluslar gibi yaşıyoruz ama gerçek anlamıyla ‘ulus’ olmak ne demek bir türlü oturtamadık. Ulus, kalpleri bir olanlara denir. Ortak bir önem vardır ulus için, o da tüm halkın ortak geleceği ve iyiliği. Ancak bizler politikacıların elinde bölünmüş ve düşman olmuşuz.

Nasıl olur? Halk ya da ulus olmak ortak ve temel değerlere bağlıdır. Birlikte olabilmenin yegâne temeli ne din ne ırk ne de dünyevi başka ayırımcı bir faktördür. Zira hepimiz aynı ırktan ve dinden olsak bile yine de ülkede çatışmalar, kavgalar, tecavüzler olurdu. Ulus olabilmek için öncelikle hepimizin yaratılış gereği farklı olduğunu, yüzlerimiz nasıl farklı ise düşüncelerimizin ve arzularımızın da farklı olduğunu anlamamız lazım. Yaratılışta her varlık farklıdır ve özeldir. Bu ayrıca asla eşit olamayacağımızın da kanıtıdır.

Ek olarak insan doğasının haz alma üzerine kurulduğunu ve bunu icra etmek için de egoizm denilen bir yazılım ile çalıştığını anlamalıyız. Hâl böyleyken halkın nüfusu arttıkça, arzuları da egosu da artar ve hiyerarşi gelişir. Toplumda hiyerarşi olmak zorundadır, zira doğada da bu vardır. Cansız, bitkisel, hayvansal ve konuşan seviyeler gibi toplumda da cansız (genel kitle), bitkisel (varlıklı- zengin kesim), hayvan (politikacı ve sanatçılar) ve insan (bilim adamları ve düşünürler) vardır.

Değerli şeyler doğada az bulunur, bu yüzden kitleler olan beceriksiz ve aklı pek olmayan halk pek çoktur. Ama hiyerarşi yükseldikçe kalite arttığı için o insanların sayısı azalır. Bu yüzden dünyada düşünür ve toplumu ilerleten insanlar hep azınlıktır ve tüm toplumsal devrimler de bir avuç düşünür insan tarafından gerçekleştirilmiştir. Şimdi %99 ile %1 oranını biraz daha anlayabilirsiniz ama işin açıkçası gerçek oran %99,99 ile %0.01dir. Bu hiyerarşinin önüne geçemezsiniz çünkü toplumda kurnaz, uyanık, zeki, çalışkan, becerikli insanlar her zaman azınlıktadır ve toplumda onlar yönetici ve iş sahibi olurlar. Öncelikle bu düzeni anlamak çok önemli çünkü bir taraftan ulus olmak zorundayız öteki taraftan da gerçekleri görmek zorundayız.

Hâl böyleyken ulus olmanın yegâne ve tek yolu vardır: ‘Herkesin endişesinin ortak olması.’ Bu yüzden ulus olmak demek hepimiz, tüm halkımızın iyi yaşamasını düşünüyoruz ve hesaba katıyoruz demek. Zira aramızdan bir kısmımız mutsuz olursa onların mutsuzluğu tüm halka geri yansır. Bu yüzden hepimiz şunu anlamalıyız ki herkesin mutluluğu halkın diğer fertlerinin mutluluğuyla direkt olarak ilişkilidir. Bir kısmımız mutsuz olursa onlar yumruklarını kaldırır ve devrim yapmak ister. Halkımız arasında sağ-sol, dinci-laik, Türk-Kürt çatışmalarını yaşamamız bu prensip ile alakalıdır. Halkların din, dil, ırk ve mezheplere bölünmeleri de halkı kendilerine yandaş yapmak isteyenlerin toplumun tepesine çıkma arzularından kaynaklanan eylemlerinin sonucudur. Bu sonuç olarak tüm halka yıkım getirir. Ulus olmak hepimizin ailede, okulda ve toplumun her alanında alması gereken temel bir eğitimdir.

Her birimiz farklıyız ve her birimizin topluma katabileceğimiz nitelik bir başka insanda bulunmamaktadır. Yani toplum olarak hepimizin iyi hayatı, hepimizin ortak değeri olursa her insan sadece kendisinde olan ve başka hiçbir kimsede olmayan ve olmayacak olan içindeki özel niteliği, toplumun bütünlüğüne katkı için keşfedebilir ve kullanabilir. Ulus olmak, hepimizin ancak bu şekilde var olabileceğimizin anlayışına ve bu ortak düşünceye önem vermemizle gerçekleşebilir. Herkes her şeyi kendi tarafına çektiği sürece hep birlikte sadece ıstıraptan ıstıraba ve sonu gelmeyen kötülüğe gideceğimiz bir garantidir.