İnsan sanmakla başlıyor, sanarak devam ediyor ve bu yanılgıyı fark edemezse sanmakla bitirip, tekrar sanmakla başlamaya kendini mahkûm ediyor. Soru sormaktan, kendini olduğu haliyle görmekten korkan herkesin yaptığını yapıp, sanmaların içindeki sanallığın katmanlarının arttığı sözümona haz dolu oyunlara kapılıyor. Neyse ki bu oyunu bozmaya kararlı ve cesur insanlar da var! Her hücresine hakikati çekmek için can atan, yalandan, sanmalardan sıkılmış, kalbi çok büyük, gözünü kimselerin boyayamayacağı, kimselerin yoldan çıkaramayacağı, kararlı bilgeler var aramızda… Varlıklarına şükür!

‘Körün önüne engel konmaz’ der bilgeler ama ya ‘gözleri var ama görmezler’ durumunda olan insanların bu gizli görme defektiyle yaşama tutunma çabasına ve ‘gördüğünü sanma’ rüyasına ne demeli? Görüyor muyuz sahiden?

Görmek, göz kapaklarımızı açtığımız anda sahip olduğumuzu sandığımız fizyolojik bir yeti. Oysa görme dediğimiz şey, yalnızca gözlerimizin değil, beynimizin bir eylemidir. Gözler, dünyayı ham veriler halinde beynimize taşır, ama bu yalnızca işin başlangıcı. Beyin, gördüğümüzü sandığımız gerçekliği, bu verileri işleyerek yaratır. Aslında gördüğümüz şey, gerçek değil, beynimizin ürettiği bir yorumdur. Gerçek oradadır, ama beyin onu kendi süzgecinden geçirerek bize sunar.

Bu durum, gerçeğin çoğu zaman gözümüzün önünde olduğu halde onu algılayamadığımızı göstermiyor mu? Beyin, hayatta kalmak için anlamlı bir dünya yaratmaya odaklanmış. Bu nedenle, dünyayı olduğu gibi değil, işimize yaradığı kadarıyla görmemize izin veriyor. Eksik parçaları tamamlıyor, anlamsız detayları siliyor, ihtiyaç duymadığımız bilgiyi göz ardı ediyor. Bu, bizi hayatta tutmak için faydalı bir mekanizma olsa da, aynı zamanda gerçekliğe ulaşmamızın önündeki en büyük engel gibi görünüyor. Gerçeği görmek istiyorsak, beynimizin bu “sanal gerçeklik” modelinin ötesine geçmeyi de öğrenmemiz şart oldu.

Peki, beynimizin yarattığı bu filtrelenmiş gerçeklikten nasıl uyanabiliriz? Bu, basit bir çabayla edinilemez zira insanlar genellikle iyi hissetmeyi, gerçeği aramaya tercih ediyor. Mutluluk, tatmin, haz… Her günün değişmeyen menüsü! Her gün yeniden acıktığımız, yemeye doyamadığımız ama bir türlü de tok hissedemediğimiz bağımlılıklarımız. Bunlar, bize beynimizin, içimizdeki doğanın sunduğu ödüller ve çoğumuz için gerçeği aramaktan çok daha cazip görünüyor. Ancak bu hazlar, geçici. Tıpkı bir rüya gibi, bir süreliğine bizi sarıyor, sonra kaybolup gidiyor, sabun köpüğü gibi. Üstelik geride bir boşluk bırakıyor ki tekrar bu bağımlılığın yollarına çıkıp haz dilenelim birbirimizden. Ama nafile, beş duyuya ait olan girdiler bizi asla gerçek mutluluk çıktısıyla ödüllendirmeyecek. Çünkü gerçek olmayan hiçbir şey, ruhun derin ihtiyaçlarını dolduramayacak.

Bilgeler, bu dünyada hissettiğimiz tüm hazların, gerçek hazzın yanında yalnızca denizde bir damla olduğunu söyler. Gerçek haz, dışarıda bir yerde değil; o, gerçeğin içinde. Bu hazzı keşfetmek, yalnızca kendimizin ötesine geçerek mümkün olabilir. Yaptığımız iyi eylemler, gerçeği görmemizin ilk adımı. Çünkü iyilik, beynimizin çıkar odaklı filtrelerini geçersiz kılar ve bizi hayatın daha derin bir boyutuyla buluşturur.

İyilik, yalnızca etik bir kavram değil. Aynı zamanda, insanın gerçekliği algılamasını sağlayan bir eylem. Birine yardım ettiğinizde, bir kalbe dokunduğunuzda ya da fedakârlık yaptığınızda, beyninizin sınırları genişler. Kendi küçük dünyanızın ötesine geçersiniz. O an, gerçeğin size fısıldadığını hissedersiniz. Bu, varoluşun temelindeki huzurun ilk izleri olsa gerek çünkü kalbinizde daha önce orda olduğunu bile bilmediğiniz yeni duyguların ve arzuların uyanmasını sağlar.

Ancak gerçeği bulmak bir son değil, bir başlangıç. Gerçeği gören insan, artık bir seyirci değil, hayatın, sistemin aktif bir parçasıdır. Hayat dediğimiz sistemin içinde kendi eşsiz yerini bulmuştur. Bu yer, yalnızca bir varoluş alanı değil, aynı zamanda insanın tüm potansiyelini gerçekleştirdiği bir platformdur. İnsan, yalnızca gerçeği gördüğünde değil, onun içinde işlemeye başladığında gerçek anlamda yaşamaya başlar.

Gerçek, kolay ulaşılabilir bir şey değil elbette. O, beynimizin yarattığı sahte gerçekliklerin ötesinde. Ama onu bulduğumuzda, hayatın tüm karmaşıklığı kaybolacak ve sebepler dünyasında sonuçlara yazılan sebeplerle anlam bulacağız.

İnsan, gerçeğin içinde yalnızca huzur bulmaz; aynı zamanda kendisini hayatın vazgeçilmez bir parçası olarak yeniden tanımlar. O zaman, gerçeği görmek yalnızca bir farkındalık değil, bir dönüşüm olur. Çünkü insan, gerçeği gördüğünde, hayatın tüm anlamını içinde taşımaya başlar. İşte o an, insanın kendisi, hayatın ta kendisi olur.