Çağımız, insanlığın bağ kurduğunu sandığı ama aslında köklerinden hızla uzaklaşmaya devam ettiği bir çağ. Herkesin yüzeyde bağ kurduğu, fakat derinlerde herkesin kendi cehenneminde yalnız olduğu bir dönemdeyiz. İnsanın kaderi, tarihte hiç olmadığı kadar bir başkasına bağlı; ancak bundan bihaber bir o kadar da yalnız. Ellerimizde ekranlar, ceplerimizde sanal ağların gücüyle sözümona her an iletişim kurabiliyoruz; ama bu iletişimlerin içi boş, yüzeysel ve samimiyetten yoksun. İnsan, bu kadar erişilebilir olup da nasıl bu kadar yalnız hissedebilir? Çünkü gerçek bağlar kurmuyoruz; ne birbirimizi duyuyor ne de duymak için çaba sarfetmeye değer görüyoruz.
Yalnızlık, modern dünyanın en sessiz ama en yaygın salgını. İnsan doğar, yalnızdır; ölür, yine yalnızdır. Ancak modern insan, bu gerçeği unutmak için durmadan çabalar. İnsanlar kendilerini doldurulamaz bir boşlukta kaybolmuş, havada tek başına asılı kalmış hissediyor. Bu boşluğu doldurmak için de çırpınıyor: sosyal medyada paylaşılan sahte mutluluklar, insanın ancak en değerlilerine söyleyebileceği en güzel sözlerin bir resmin altına boca edilmesi, anlamsız tüketim, yediğini paylaşma, gezdiği yerleri ballandıra ballandıra anlatma, geçici ve derinlikten uzak ilişkiler… Ancak tüm bu çabalar, insanın özüne dokunamıyor. Neden mi? Çünkü modern insan, gerçek bir ilişki kurmanın, bağ kurmanın ne demek olduğunu bilmiyor.
Modern dünya, insanları yalnızca tüketici olarak görüyor; ilişkiler bile bu sistemin bir parçası. İnsanlar, bağ kurmak yerine birbirlerini tüketiyor. Bir arkadaşlık, bir aşk, bir dostluk, bir “like” ya da bir mesajlaşma kadar kısa ömürlü. İnsan, burada yalnızca bir meta. Ama insan, bir meta olmaktan çok daha fazlasını hak ediyor olmalı, öyle değil mi?
Bağ kurmak cesaret ister. Bu, kendimizi karşımızdakine açmayı, kusurlarımızı ve kırılganlıklarımızı gösterebilmeyi, hissedebilmeyi ve hissettirebilmeyi gerektirir. Ancak korkaklarla dolu bir dünyada yaşıyoruz. Artık insanlar bağ kurmayı değil, bağ kurmak için gerekli çabayı gereksiz buldukları, tek kullanımlık iletişim hatlarıyla kendilerini tatmin ettikleri için kalplerini çöple doldurmayı tercih ediyor.
Gerçek bir ilişki, yalnızca sevgi ya da dostluk değildir; aynı zamanda bir sorumluluktur. Diğerine karşı sorumluluk duymayı reddettiğimizde, ilişkilerimizi çıkarlarımız doğrultusunda araçsallaştırırız. İlişkiler bir özgürlük alanıdır oysa. Ama bu özgürlük, bencillikten değil, karşılıklı sorumluluk anlayışından gelir. Gerçek bir bağ, karşımızdaki kişiyi kendi varoluşunu gerçekleştirmesi, bu koca evrende yerini bulmasını sağlayacak araçlara ulaşması için desteklemekle mümkündür.
Modern insan, ilişkilerinde yalnızca almak istiyor. Vermeye cesareti de yok. Ancak şunu hatırlayın: Vermek, özgür olmak demek, kendinden özgür olmak…
Günümüzde ilişkiler yüzeyselliğin pençesinde kıvranıyor. Sosyal medya, insanları yalnızca “beğeni” toplama ve dış dünyaya bir illüzyon yaratma yarışına soktu. Artık insanlar birbirlerine oldukları kişiyi değil, olmak istedikleri kişiyi gösteriyor. Peki ya samimiyet? Peki ya gerçek? İnsan, kendini bu sığlıkta, bu çöplükte daha ne kadar tutabilir?
Bağ kurmak, kendinizi riske atmak, ödün vermek demek. Sevgi vermek, geri alacağınızın garantisi olmadan vermek ve bunun için çaba harcamaktır.
Bağ kurmak, yalnızlığa karşı en büyük isyandır. Modern dünyanın yalnızlık dayatmasına karşı, insanlığın en temel hakkıdır. Ama bu bağlanma, bağımlılık değil; iki özgür ruhun birbirine destek olduğu, birbirini büyüttüğü, birbirinde tüm dünyayı gördüğü muhteşem bir bağdır. Çünkü insan, yalnızca kendisi için değil, başkalarıyla var olduğunda, başkaları için var olduğunda gerçekten yaşar. Özgürlüğünüz, başka birinin özgürlüğüyle birleştiğinde anlam kazanır ve bu birlik, hayatta başınıza gelecek en muhteşem ödüldür, çünkü insan bir başkasının cehennemi değil, cenneti olmaya adaydır.