Saklananlar dünyasında, saklı olanı aramak ne zormuş! Baktığın her gözde duvara çarpmak, duvardan duvara çığlık atmak, sesin, nefesin kesildiğinde bile, bir nefes olsun bulamamak ne zormuş! Böyle mi seviyorsun sen Sevgili? Gözlere duvar çekip, o duvarın önünde birbirimizi yememizi mi seyretmek istiyorsun? Her birimizi camdan fanuslara koyup, kimsenin kimseyi duyamadığı, kimsenin kimseyi umursamadığı bir dünyadan yükselecek haykırışlara mı muhtaçsın?
Daha kaç kez elinin tersiyle iteceksin? Daha kaç kez o meşhur kuyularına mahkûm edeceksin? Ne kaldı vazgeçmediğim, etimden koparıp toprağa gömmediğim?
Benden önce kaç kişi bu topraklara gömdü kendini? Kaç kişi haykırarak, çaresizlik filmini defalarca izlemek zorunda kaldı?
Sen gerçekten böyle mi seviyorsun Sevgili?
Öyle olsun! Öyle de oldu…
Her şeyi bilen Sen, ‘ben’ olmanın, bu ‘ben’in içinde yaşamanın ne demek olduğunu da biliyor mu? Peki ‘çaresiz’ bekleyişlere düştün mü hiç? Dilendin mi Sevgili? Kayboldun mu hiç? Sevgiye, anlayışa, sadakate, göze, söze muhtaç hissettin mi kendini? Her şeyi bilen ‘Sen’ ‘ben’ olmanın içinde yanmaya gönüllü oldun mu? Ocakta pişmeye yazgılı bir tencerenin içinde kaynamaya, erimeye, yok olmaya razı oldun mu?
‘Ben’ oldum. Bir sürü ‘ben’ de oldu. Yine de Sen’den vazgeçmedim.
Kaldır başını ve bak gözlerime! Seni sevmek için nerelerden geçtiğime, nerelerden geldiğime bir bak!
Gülümse azıcık, en azından Sen’i gülümsetmeme izin ver. Kaldır gözlerimdeki duvarları. Göreyim artık bir saklı bir aşikâr olanı.
Ne kaldı vazgeçmediğim demiştim ya! Artık biliyorum. Sen kaldın Sevgili…