Kötülük’’, insana özgü bir olgu. Bu nedenle hayvan kötü olamaz çünkü kendi türünü sürdürme mücadelesinde içgüdüsel itkilerine göre hareket ediyor.
Kötülük, yine insana özgü olan sevgiyi ve özgürlüğü ortadan kaldırmaya yönelik bir girişime, yani insan öncesi duruma gerilemeye işaret ediyor gibi Sevgili Şapşiğim.
Kötülük insanın, insanlığının yükünden kaçmaya yönelik trajik girişimi içinde kendini kaybetmesi, yani insanlık alanından çıkıp insanlık dışı alana girmesi diye yazıverdi kalp kalemim.
İnsanın her türlü kötülük olasılığını hayal etmesi ve onu beslemesine yönelik hayal gücünün genişliği, kötülüğünün potansiyelini büyütüyor.
Yaşam sevgisine karşı ölüm saplantımız, insan sevgisine karşı narsistik duygulara dayalı ego saplantımız insanı nefrete ve yıkmaya götürürken onu çürütüyor.
Oysa ki yaşam ve insan sevgisi; özgürlüğü de içine alarak insanı insanlık alanında tutuyor ve geliştiriyor diyor bilgeler.
İyi var oluşum kendi özümüze yakınlaştırırken, kötü var oluşumla özüm arasındaki yabancılaşmayı arttırıyor. İnsan bu bakımdan hem gerilemeye hem de ilerlemeye eğilimli yahu Şapşik. Hepimizin içinde gerileme ve insanlığımızı kaybetme potansiyeli bulunmakta.
Eğilimlerimin dengede olmadığı bir noktaya kadar insanın yüreği (özü) katılaşmışsa artık seçmekte özgür olmadığı bir noktaya varmış ve insanlıktan çıkmış demek oluyor. Ama yine de insan insanlık dışı olmaz ve özü olarak kalır dedi kalbim.
Hayat insanı sürekli seçimler yapmak zorunda bırakıyor. Başka insanların acıları,duyguları, doğanın ve sanatın güzellikleri beni etkiliyorsa yani farkındalıkla yaşama ve sevgiye kucak açmışsam iyiye yönelebilirim. Yaşama ve sevgiye kayıtsızlaşırsam iyiyi seçme imkanım ve umudum da kalmıyor…
Tüm değerlerimin taşıyıcısı ve gerçekleştiricisi olan insan ve sevme ediminin bu değerlerle bağlantılı olduğunu fark ediyorum.
Sevginin yöneldiği insan, sevgi ediminde en önemli yeri alıyor ve sevginin bu değerlerle bağlantısı, onu insan ilişkilerinin en kutsalı yapıyor.
Bilgelerin söylediği gibi, gerçek bilgiye erişmenin tek yolu sevme edimi. Bu edim, sözleri de düşünceyi de aşıyor.
Oysa, başkalarına yönelmeyi anlatan sevgi, ağırlığın “ben” üzerinden alınıp “sen” üzerine taşınması. Sevgi sırf hislere dayalı bir olgu değil sanki; ayrıca sevilenin yanında yer almayı, onunla bir olmayı gerektiren bir davranış gibi.
Sanki sevgiyi ahlaki değer yapan da bu ve o ruhun daha derin bir katmanında, insanın manevi yanında yer alıyor. Bu nedenle sevgi “olan” bir şey değil, “olması gereken” bir şey.
Sevgi, yararlanmaya dayalı, sırf motivasyonla oluşan doğal bir ihtiyaç değil gibi, aksine özgürce iradi bir tutum almayı öngören kesin bir ihtiyaç. Öyle ki bizi rahatsız etseler bile bütün insanlara yönelik bir tutum. Kardeşlik sevgisi tüm insanlığı birleştiren bir bağ. Bilgeler, sevgi eksikliğimizi şöyle anlatıyorlar:
“Öyle garip kavramlarla yetiştirilmişiz ki, bizden birazcık değişik bir kişi ya da toplumla karşılaşınca, onların bize yabancılığı nedeniyle güvensizlik duyuyoruz ya da nefret ediyoruz. Oysa her bir uygarlığın anıtları ve kültürü, insan olmanın değişik biçimde anlatımından başka bir şey değil.”
Okuduğum bir yazıdan hatırladığım kadarıyla şöyle diyordu: Buzul çağında çok sayıda hayvan soğuk yüzünden ölüp gitmiş. Kirpiler ise sürüler halinde toplanmaya karar vermişler, böylece hem ısınıyor hem de başkalarından korunuyorlarmış.
Ama sırtlarındaki dikenler ısınmalarını sağlayan yanlarındaki dostlarına batıyormuş. İşte bu yüzden birbirlerinden uzaklaşmaya karar vermişler. Ancak donarak ölmeye başlamışlar.Hemen bir seçim yapmaları gerekiyormuş; ya yeryüzünden silinip gideceklermiş ya da dostlarının dikenlerine katlanacaklarmış. Doğru kararı vererek yeniden bir araya gelmişler.Başkasının ısısından vazgeçemeyecekleri için yakınlaşmanın açabileceği küçük yaralarla birlikte yaşamayı öğrenmişler.
Ve bilgeler de mektuplarında, “Ben insanların ve meleklerin dilini konuşsam da söylediklerimde sevgi olmadığı sürece sesim borazanın zırlamasından, zillerin şangırdamasından farksız çıkar” demişler ve:“Tanrı katında huzura ulaşmak için sevgiyi yeryüzündeyken bulmak gerekir. O olmadan hiçbir değerimiz yok.” diye yazmışlar.
İnsanın iç dünyası hiçbir zaman kendi kendini dolduramıyor, her zaman başka iç dünyaların yaşantılarına ihtiyaç duyuyor, bunu bulamazsa da sınırsız bir yalnızlık yaşıyor. Tıpkı:“Sana evime gel demiyorum, benim uçsuz bucaksız yalnızlığıma gel.” demek gibi.
Sevginin gökkuşağında sabır, iyilik, cömertlik, tevazu, zarafet, fedakârlık, farklı olana saygı, masumiyet, samimiyet var. Bütün bu nitelikler, insanı ölümsüzleştirecek sonsuzlukla ilişkili Şapşik.
Ancak ne yazık ki, içimde karanlık bir taraf var. Elline güç geçtiğinde içimde gizemli bir canavar girmiş gibi başkalarına işkence yapan, acı çektiren, korku salan niteliklerim, akşam eve döndüklerinde sevgi dolu babalara, analara ve mükemmel kocalara dönüşüyorlar.Kötü tarafım serbest bırakıldığında bütün iyi yönlerimi gölgede bırakıyor. Bu durum sanki hepimiz için geçerli.
Korku, nefret ve ölümün egemen olduğu bir yerde herkes insanlığın dışına çıkmış oluyor. Bu nedenle ölüm ve yıkım getiren ve nefreti derinleştiren savaşa karşı çıkarak barışı savunmak ahlâkî bir görev halini alıyor Sevgili Şapşiğim.
Bilgelik, tecrübe ve zaman, insanı olduğundan farklı birine dönüştürmüyor. İnsanı olduğundan farklı birine dönüştüren tek şey sevgi be yahu. Anla!Dünyadaki amacımız sevmeyi öğrenmek değil mi? Hayat sevgiyi öğrenme süreci ise.Peki birbirimizi sevebiliyor muyuz? Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?